Hz. Adem (A.S.) Kimdir?

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’in (a.s) kısaca hayatı…

HZ. ADEM’İN (A.S.) KISACA HAYATI – Adem Peygamber Kimdir? – Adem Aleyhisselam Kimdir?

Hz. Adem (a.s.) ilk olarak cennet ve dünyâ hayatını yaşayandı, ilk örtünendi, ilk unutandı, ilk hatâ yapandı, ilk tevbe edendi, ilk peygamberdi (Kendisine 10 sahîfe indirilmiştir.), ilk tevhîd mücâdelesi verendi, ilk evlâd acısını duyandı, ilk selâmlaşandı, ilk defa toprağı işleyendi, hâsılı o ilk insandı, ilk insan ve ilk peygamberdir, bütün insanlığın atasıdır.

Hz. Adem‘in (a.s.) Kur’an-ı Kerim’de adı 25 defa geçer. Ülü’l-azm (En yüksek derecedeki) peygamberlerdendir. Allah bütün isimleri Hz. Adem’e (a.s) öğretti.

Allah önce Hz. Adem‘i (a.s.) sonra Havva validemizi yarattı ve onları birbirine nikahladı.

Allah’ın emri ile bütün melekler Hz. Adem’e (a.s) secde etti fakat şeytan secde etmedi. Şeytan bu yüzden Allah’ın huzurundan kovuldu. Bunun üzerine şeytan gerekçesinde haklı olduğunu ispat etmek için Allah’tan insanları doğru yoldan çıkarabilmek için izin istedi. Böylece insan ile şeytan, hak ile batılın kıyamete kadar sürecek savaşı başladı.

Hz. Adem (a.s.) Havva annemiz ile birlikte cennette iken yasak meyveyi yemeleri sonrası cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirildi ve insanoğlu için dünya hayatı başladı.

Hz. Adem (a.s.) ile Hz. Havva dünyaya indirildikten sonra uzun bir süre ayrı kaldılar. Allah tövbelerini kabul edip onları affetti ve birbirlerine kavuşturdu. Hz. Adem (a.s.) ilk defa toprağı işledi, tarım ve hayvancılıkla uğraştı.

Hz. Adem’in (a.s.) oğullarından Kabil, Habil’i öldürerek yeryüzündeki ilk cinayeti işledi. Hâbil öldürüldükten sonra Allah Hz. Adem ve Havvâ’ya salih evlat olarak Hz. Şit’i (a.s.) verdi. Hz. Şit’i (a.s.) Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçmeyen peygamberlerden biri olup kendisine 50 sayfa (suhuf) indirildi.

Hz. Adem (a.s.) kaç yılında vefat ettiği bilinmemekle birlikte cuma günü vefat etti. Hz. Adem’in (a.s.) 930 veya 1000 sene yaşadığı rivayet edilir.

Hz. Adem’in (a.s.) kabri rivayetlere göre ise Mekke’de Ebûkubeys mağarasında veya Hindistan’daki Nevz dağındadır.

İlk insan ve ilk peygamber Adem Peygamberin ayrıntılı hayatı…

HZ. ADEM’İN (A.S.) HAYATI – Adem Peygamberin Hayatı – Adem Aleyhisselamın Hayatı

İnsanın bu âlemde zuhûru, Âdem -aleyhisselâm- ile başlamıştır. İlk insan, ilk peygamber ve ilk mürşid-i kâmil odur. Kıyâmete kadar teselsül edecek bütün insan­lık nesli, ilk yaratılış ânında üstüste çakışmış sonsuz gölgeler gibi onun ferdî varlı­ğında meknûz ve mündemiçti. Bu hakîkate işâret etmek üzere âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:

“Ey insanlar! Sizi tek bir nefsten (Âdem’den) yaratan, ondan da eşi (Havvâ’yı) yaratarak (yeryüzünde) ikisinden birçok erkek ve kadın var eden Rabbinizden sakının!..” (en-Nisâ, 1)

Allâh Teâlâ, insanı mükerrem kıldığını ve bütün mahlûkattan daha şerefli yarattığını şöyle beyân buyurmaktadır:

“Celâlime yemin olsun ki Biz, hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sâhibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vâsıtaları ile) karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik, yine onları, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.” (el-İsrâ, 70)

Böyle mükemmel yaratılmış bulunan insan, kudret-i ilâhiyenin binbir nakışı ile müzeyyen olan bu âlemde ilâhî san’atın zirvesini teşkîl eder.

Küçük bir âlem olması açısından Âdem ile büyük bir âlem olan kâinât, aslı aynı olan bir hakîkatin iki ayrı imkânda birer farklı tezâ­hürü olduğundan, bir yaprağın iki yüzü gibidir; âdeta ikiz kardeştir. Diğer bir ifâdeyle insan, kâinâtın küçültülmüş şekli olduğu için, kâinâttaki esrârın anlaşılması ve eşyânın hakîkatinin idrâk edilmesinde en büyük vazîfe ona düşmektedir.

Bir buğday tanesi, buğday cinsinin tüm husûsiyetlerini içinde taşıdığı gibi, her çeşit tohumun içinde o cinsin bütün husûsiyet ve karakteri mevcuttur. İnsan da, kâinatta var olan her şeyin hakîkatini muhtevî müstesnâ bir varlıktır. Bu bakımdan insan, âdeta kâinâtın içinde dürüldüğü bir öz, bir tohum gibidir.

İnsanın yaratılmasında birçok ilâhî maksat vardır. Bunlardan biri de, Allâh Teâlâ’nın, hilkat san’at ve güzelliğine delil olabilecek bir zirve vücûda getirmek istemesidir. İnsanın yaratılmasındaki mu­râd-ı ilâhî o kadar mühimdir ki bu maksadın gerçekleşebil­mesi için Cenâb-ı Hak, idrâk edebildiğimiz ve edemediğimiz husûsiyet­leriyle bütün bir kâinâtı halketmiş ve onu insanın istifâdesine sunmuştur.

İnsan, yeryüzünü îmâr etmek ve gönül mahsûlü eserler meydana getirmekle mükelleftir. Çünkü o, yeryüzünde Allâh’ın halîfesi olmak için yaratılmıştır. Cenâb-ı Hakk’a vekîl olarak yaşamak demek olan bu hilâfet vazîfesi, fıtrat-ı asli­yede meknûz istîdâdlarında, yâni fıtratında bu vazîfeyi yerine getirebilecek kâbiliyetleri taşıması itibâriyledir. Allâh Teâlâ, bu istîdâdın yeşer­meye memur bir tohum gibi geliştirilerek matlûb neticeyi hâsıl edebilmesi için ge­rekli programı, yâni emir ve nehiyleri Kur’ân-ı Kerîm’de beyân etmiştir. Buna hakkıyla riâyet edenlerin mânevî derecelerini bildirmek üzere hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur:

“Her kim Be­n’im ve­lî bir ku­lu­ma düş­man­lık eder­se, Ben ona kar­şı harb îlân ede­rim. Ku­lum, Bana en çok ken­di­si­ne em­ret­ti­ğim farz­ları îfâ ederek yaklaşır. Farz­la­ra ilâ­ve­ten iş­le­di­ği nâ­fi­le ibâ­det­ler­le de yak­la­şmaya devâm eder; ni­hâ­yet Ben onu se­ve­rim. Ku­lu­mu se­vin­ce de Ben âdeta onun işi­ten ku­la­ğı, gö­ren gö­zü, tu­tan eli ve yü­rü­yen aya­ğı olu­rum. Ben­’den ne is­ter­se mut­la­ka ve­ri­rim, Ba­na sı­ğı­nır­sa onu ko­ru­rum.” (Bu­hâ­rî, Ri­kâk, 38)

KUR’AN’A GÖRE KAÇ ALEM VARDIR? – 18 Bin Alem Var Mıdır?

Âyet-i kerîmede:

“Hamd, ancak Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur.” (el-Fâtiha, 1) buyrulur. Hak Teâlâ birçok âlem yaratmıştır. Bu âlemlerin 18.000’den 360.000’e kadar olduğuna dâir muhtelif rivâyetler bulunmaktadır. Bu rivâyetler, insan aklının âlemlerin sayısını idrâk edemeyeceğinden dolayı kesretten kinâye sayılabilir. Bütün bu âlemler:

  1. Halk âlemi,
  2. Emr âlemi,

şeklinde iki esas sınıfta mütâlaa edilebilir. İnsanın yaratılışı bu iki âlem­den de hisse almıştır.

Allâh Teâlâ’nın yaratmasının halk ve emr şeklinde olduğu âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:

“…Bilmiş olun ki, halk da emr de ancak Allâh’a âittir. Âlemlerin Rabbi olan Allâh ne yücedir!” (el-A’râf, 54)

Bu âyetle alâkalı olarak Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, şu îzâhı yapmaktadır:

“Baştan sona takdîr ve tekvîn (var etme) de O’nun, kabul etme ve şerîat koyma da O’nundur. Şu hâlde hacim ve miktârı bulunan yaratıklar da O’nun mülkü, onlar üzerinde cereyan eden hacimsiz miktarsız emirler de… Yâni yaratma da O’nun, yürütme de O’nun; cisim, madde ve şekil O’nun îcad ve yapısı, onları yürüten kuvvet ve rûh da O’nun tesir ve gücüdür. O’ndan başkası ne yokluğa vücud ne de mümkünlere vücûb verebilir. Var etme O’nun, vâcib kılmak O’nun, hârika O’nun, kanun O’nun, bütün mâsivâ (Allâh dışında her şey) O’nun hükmü altındadır; O’nun yaratma ve emrinden ibârettir. O ise her şeyi yaratan ve mutlak tasarruf sâhibidir; gerçekte ne O’nun îcâdına dayanmayan bir mevcûd bulunabilir, ne de onun emir ve îcâbına uymayan emirler, emir olabilir.”

Za­man ve mekânla mu­kay­yed olarak ya­ra­tıl­mış­ varlıklar­dan te­şek­kül eden âleme “halk âle­mi” denir. Bu­na mülk ve şe­hâ­det âle­mi de de­ni­lir. Zâ­hi­rî beş du­yu­muz­la his­set­ti­ği­miz şey­ler bu âlem­den­dir.

Meta­fizik, mânevî ve derûnî âleme de “emr âlemi” denilir. Diğer bir ifâdeyle emr âle­mi, za­man ve mad­de mevzuu­ba­his ol­mak­sı­zın Ce­nâb-ı Hakk’ın “kün” yâni “ol” em­ri ile var olan âlemdir. Bu­na me­le­kût ve gayb âle­mi de de­ni­lir. Akıl, nefs, rûh, kalb, sır vb. le­tâ­if­ler bu âle­me âit­tir. Kur’ân-ı Kerîm’de:

“…De ki: Rûh, Rabbimin emrindendir!..” (el-İsrâ, 85) buyrularak rûhun da emir âleminden olduğu beyân edilmiştir.

Bu iki âlemde cereyân eden iki ayrı yaratmaya işâret etmek üzere âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Bir şey yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı (sadece) «Ol!» demekten ibâ­rettir. (O da) hemen oluverir.” (Yâsîn, 82)

İNSAN NEDEN YARATILDI? – İnsanın Yaratılışı

1. İnsanın yaratılışının esas maksadı, Cenâb-ı Hakk’a kulluk ve mârifetullâhtır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ben cinleri[5] ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım!” (ez-Zâriyât, 56)

Âyette yaratılışın gâyesi olarak zikredilen “kulluk” öyle şerefli bir mertebedir ki, onun bu yüce mevkii kelime-i şehâdette de görülmektedir. Nitekim orada Peygamber Efendimiz’in önce “kul” sonra “rasûl” olduğu ifâde edilmektedir. Bu da kulluğun daha öncelikli, risâletin ise kulluğun sınırları dâhilinde olduğunu göstermektedir.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisine aşırı tâzim gösteren kimselere:

“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Yüce Allâh, beni rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” (Heysemî, IX, 21) ikâzında bulunarak kulluğun kıymetini bildirmiştir.

Diğer bir âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ:

(Rasûlüm!) De ki: Duânız (kulluk ve yalvarmanız) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?! (Ne kıymetiniz var!)…” (el-Furkân, 77) buyurmaktadır.

Kulluğun bir mânâsı da “mârifetullâh” yâni Cenâb-ı Hakk’ın tanınması ve bilinmesidir. Nitekim İmâm-ı Mâturîdî -rahmetullâhi aleyh-, îmân için iki esâsın mecbûrî olduğunu söylemektedir:

  • Mârifetullâh

İnsanın yaratılması, “kulluğun yerine getirilmesi” ve “Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi” gâyesine mâtuftur. Zîrâ yaratılışımızın sebebiyle alâkalı olarak yukarıdaki âyet-i kerîmede «لِيَعْبُدُونِ» “Bana kulluk etmeleri için” (ez-Zâriyât, 56) buyrulmuştur. Bâzı müfessirler bu kelimeyi «لِيَعْرِفُونِ» “Allâh’ı tanıyabilme, Rabbi kalbde tanımak sûretiyle mârifetullâha erme” şeklinde tefsir etmişlerdir. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, IV, 255)

  • Muhabbet

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“…Îmân edenlerin Allâh’a olan muhabbetleri ise her şeyden daha şiddetli ve daha kuvvetlidir…” (el-Bakara, 165)

İnsanın yaratılmasına evveliyetle Cenâb-ı Hakk’ın varlığı ve mârifetini (bilinmesini) murâd etmesi sebep olmuştur. Nitekim hadîs-i kudsîde şöyle beyân buyrulmuştur:

“Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmemi arzu ettim (mârifetime muhabbet ettim) de (bu) kâinâtı yarattım…” (İ. Hakkı Bursevî, Kenz-i Mahfî)

Dolayısıyla yaratılışımızın en önemli sebep ve hikmetlerinden bir diğerini de Cenâb-ı Hakk’ı her şeyden çok sevmek teşkil etmektedir. Çünkü O bizi sevmiş, sayamayacağımız sonsuz nîmetler lutfetmiş, bunun netîcesi olarak da kullarından en çok Zât-ı Ulûhiyet’ine muhabbet etmelerini ve diğer varlıklara duydukları muhabbetin bunu gölgede bırakmamasını istemiştir. Şâyet aksine davranırlarsa bunun büyük bir vebâli ve elîm bir azâbı mûcib olduğunu beyân etmiştir. Mevzuyla alâkalı bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“Ey îmân edenler! Sizden kim dîninden dönerse (bilsin ki) Allâh onların yerine öyle bir kavim getirir ki Allâh onları sever onlar da Allâh’ı severler…” (el-Mâide, 54)

Diğer bir âyet-i kerîmede de, fertlerin ve kavimlerin helâkinin âdeta birinci sebebinin, “muhabbetin kesilmesi” olduğu bildirilmektedir:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabalarınız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticâretiniz, hoşlandığınız meskenler size Allâh’tan, Rasûlü’nden ve Allâh yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise, artık Allâh hakkınızda (azap) emrini getirinceye kadar bekleyin. Allâh öyle fâsıklar gürûhunu hidâyete erdirmez.” (et-Tevbe, 24)

Hadîs-i şerîfte ise îmânın halâvetini, ancak şu üç husûsiyeti taşıyan kimsenin tadabileceği bildirilmektedir:

“- Allâh ve Rasûlü’nü her şeyden daha çok sevmek, imandan sonra küfre düşmeyi, ateşe düşmek kadar tehlikeli görmek, Allâh için sevmek ve Allâh için buğzetmek.” (Buhârî, Îmân, 9, 14; Müslim, Îmân, 67)

Ancak Allâh’a muhabbetin şartı, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gö­nülden ittibâ, iktidâ ve fart-ı muhabbettir. Yâni O’nda fânî olmaktır. Cenâb-ı Hak buyurur:

(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız, Bana tâbî olunuz ki Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret etsin! Allâh Gafûr’dur, Rahîm’dir.”[6] (Âl-i İmrân, 31)

Hadîs-i şerifte de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet hakîkî îmânın şartı olarak zikredilmiştir:

“Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin olsun ki, sizden biriniz, ben kendisine anasından, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça hakîkî mânâda îmân etmiş olamaz.” (Buhârî, Îmân, 8)

2. Cenâb-ı Hak yaratma sıfatındaki azamet ve hârikulâdeliği yâni san’atının yüceliğini göstermek için insanı yaratmıştır. Zîrâ insan bir yaratılış hârikası ve îcad bedîasıdır. Nitekim Zâriyât Sûresi’nin 20 ve 21. âyetlerinde şöyle buyrulur:

“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefslerinde Allâh’ın aza­metini gösteren deliller vardır. Görüp de düşünmez misiniz?”

Ayrıca Cenâb-ı Hak, bir başka âyet-i kerîmede insanın yaratılış safhalarını bildirdikten sonra azametini şu şekilde ifâde buyurur:

“…Yaratanların en güzeli[7] Allâh, ne yücedir!” (el-Mü’minûn, 14)

İnsanın yaratılış bedîası olmasının bir diğer vechesi de mahlûkâtın en şereflisi ve Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzündeki halîfesi kılınmasıdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Hatırla ki Rabbin meleklere: «Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.» demişti…” (el-Bakara, 30)

Müfessir İ. Hakkı Bursevî, âyeti kerîmedeki “halîfe yaratacağım” ifâdesini şöyle tefsîr etmiştir:

“Ken­di irâ­dem­den, kud­ret ve sı­fa­tım­dan ona bâ­zı sa­lâ­hi­yet­ler ve­re­ce­ğim; o Ba­na izâ­fe­ten, Ba­na ve­kâ­le­ten mah­lû­kâ­tım üze­rin­de bir­ta­kım ta­sar­ruf­la­ra sâhip ola­cak; Be­n’im nâ­mı­ma ah­kâ­mı­mı ic­râ ede­cek; o bu hu­sus­ta asıl ol­ma­ya­cak; ken­di zâ­tı ve şah­sı adı­na asâ­le­ten ah­kâ­mı ic­râ ede­cek de­ğil, an­cak Be­n’im bir nâ­ibim ve ve­kî­lim ola­cak. İrâ­de­siy­le Be­n’im irâ­de­le­ri­mi, Be­n’im emir­le­ri­mi, Be­n’im ka­nun­la­rı­mı tat­bîke me­mur bu­lu­na­cak. Son­ra onun ar­ka­sın­dan ge­len­ler ve ona ha­lef ola­rak ay­nı va­zî­fe­yi ic­râ ede­cek olan­lar bu­lu­na­cak, «O (yü­ce Al­lâh) si­zi yer­yü­zün­de ha­lî­fe­ler kıl­dı.» (el-En’am, 165) sır­rı zâ­hir ola­cak.” (El­ma­lı­lı, Hak Dîni Kur’ân Dili, I, 299-300)

Gerçekten insan, Hakk’a yakınlık bakımından meleklerin bile gıpta ettiği bir vasıf ve istîdâdda yaratılmıştır. Bu hakîkat âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyrulur:

“Muhakkak ki biz insanı ahsen-i takvîm üzere (en güzel biçimde) yarattık.” (et-Tîn, 4)

3. Cenâb-ı Hak, esmâ-i ilâhiyesinin tecellîsini daha üstün bir seviyede göstermek için insanı yaratmıştır.

“Allâh Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanınız.” (Münâvî, et-Teârîf, s. 564) hadîs-i şerîfi de bu mânâya işâret etmektedir. Zîrâ esmâ-i ilâhiyenin en büyük nisbette tecellîsi, mahlûkât arasında daha ziyâde insanda görülmektedir. Meleklerde kibriyâ ve mudill gibi esmânın tecellîleri olmadığı için nefs engeli de yok­tur, günah işlemezler. Bu sebeple nefs engelini aşıp vâsıl-ı ilâllâh ve halîfetullâh olabilme istîdâdı, yalnız insana lutfedilmiştir.

Nitekim eşref-i mahlûkât olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sel­lem-, Mîrâc’da, meleklerin en büyüğü olan Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın bile geçemediği hudûdun, yâni Sidre-i Müntehâ’nın ötesine geçirilmiştir.

HZ. ADEM’İN (A.S.) YARATILIŞI – Hz. Adem (a.s.) Neden Yaratıldı?

Kâinâtın hâlıkı ve mâliki olan Allâh Teâlâ, kendi varlığını bilmesi, ibâdet ve tâatte bulunması ve yeryüzünü îmâr etmesi için mahlûkâtın en şereflisi olarak “insan”ı yaratmayı murâd etti. Daha önce halkettiği ve sâdece ibâdetle vazîfelendir­diği meleklere bu ilâhî irâdesini şöyle beyân etti:

“Hani Rabbin meleklere: «Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.» buyurmuştu. Melekler: «Bizler hamdinle Sen’i tesbîh ve takdîs edip dururken, yeryüzünde fesad çıkaracak, kanlar dökecek bir kimseyi mi yaratacaksın?» dediler. Allâh da onlara: «Sizin bilemeyeceğinizi herhâlde Ben bilirim!» dedi.” (el-Bakara, 30)

Allâh’ın bu buyruğu karşısında melekler, hep birlikte:

“«Yâ Rab! Sen’i her türlü noksan sıfatlardan tenzîh ederiz, Sen’in bize öğret­tiklerinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Alîm ve Hakîm[8] olan ancak Sen’sin!» dediler.” (el-Bakara, 32)

  • Hilafet Nedir? – Halife nedir?

Hilâfet, vekâlet gibi asâletin mukâbili olarak başkasına niyâbet etmek yâni az veya çok onun yerini tutarak onu temsil etmek demektir. Burada halîfe, vekil mânâsında olup, Allâh’ın irâdesini yeryüzünde temsîl eden, emir ve nehiylerini tatbîk eden kimse demektir. Buna göre insan, Allâh’ın nûrunu tamamlamasına bir vâsıta ve vesîle olacaktır.[9]

Vekâlet, aynı zamanda aslın nâibine bir şeref bahşederek onu tekrîm etmesidir. Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlerini yeryüzünde halîfe kılması da bu kabîldendir. Zâten insana üflenen rûhta da, böyle bir emâret yâni bir yönetme vasfı bulunmaktadır. Yoksa bu hilâfet, hiçbir şekilde “ulûhiyete vekâlet” mânâsına gelmemektedir.

Bu âyet-i kerîmede, Cenâb-ı Hakk’ın meleklerle bir nevî müşâveresinden bahsediliyor ve Allâh Teâlâ bir halîfe yaratacağını beyân ettiğinde melekler âdeta kendilerinin buna daha lâyık olduklarını sezdirmeye çalışarak, Allâh’ı çokça tesbih ve tenzih ettiklerini öne sürüyorlar. Ancak Cenâb-ı Hak, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurarak bir bakıma meleklerin bu tesbih ve tenzih husûsiyetlerinin hilâfet için kâfî gelmediğini, kendisinden bir sır yâni rûh üflenmesi keyfiyetinin ve esmâ tâliminin buna vesîle olacağını ifâde buyurmuş oluyor.

Dolayısıyla insan, bir îcâd bedîası, yâni ilâhî bir san’at hârikası olup hem zâhiri, hem de bâtını ile halîfeliğe lâyıktır. Allâh’ın hemen hemen bütün esmâsının kendisinde kâmil tecellîsi olan mükemmel bir varlıktır.

MELEKLER İNSANLARIN İLERDE KAN DÖKÜP FESAT ÇIKARACAĞINI NASIL BİLDİLER?

1. Melekler, insanın yaratılış hikmetinin ne olduğunu öğrenmek istemişlerdir. Yoksa bunu îtiraz olsun diye veya Hazret-i Âdem’e hasetlerinden dolayı yapmamışlardır. Zîrâ nassların bildirdiğine göre meleklerde Allâh’a isyan ve îtiraz etme vasfı, haset ve kin gibi kötü huylar bulunmaz.

2. Meleklerin, insanın yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökeceğini levh-i mahfuzdan öğrenmiş olabilecekleri ihtimâli bulunmaktadır. Bu yüzden böyle bir suâl sormuş olabilirler. Nitekim bâzı kelâm âlimleri, meleklerin levh-i mahfûzu görüp okuyabildiklerini söylemişlerdir.[10]

3. Hak Teâlâ daha önce bu durumu onlara bildirdiği için böyle bir suâl sormuş da olabilirler.

4. Bir başka görüşe göre de melekler, cinlerin bozgunculuk ve fesad çıkardıklarını daha önceden bildikleri için bu suâli sormuşlardır.

Rivâyet edilir ki, Yüce Mevlâ, Âdem -aleyhisselâm-’ı yaratmak istediği zaman yeryüzüne:

“Ben, senin toprağından kendime halîfe yaratacağım. Onlardan bana itaat edenler ve isyânda bulunanlar olacaktır. Bana itaat eden kimseyi cennete; isyân eden kimseyi de cehenneme sokacağım.” diye ilhâm etti.

Sonra Allâh Teâlâ, dört meleği; Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl -aleyhimüsselâm-’ı sırasıyla yeryüzüne gönderdi. Onlardan, ayrı ayrı yerlerden birer avuç top­rak getirmelerini istedi. Melekler bu emri yerine getirmek için yeryüzüne indikle­rinde, yeryüzü:

“–Bu alacağınız topraktan insan yaratılacak ve o, Allâh’a âsî olacak; bu yüzden de cehenneme girecek. Neticede benim bir parçam cehennemde yanacak!” diyerek toprağını vermek istemedi.[11]

Bunun üzerine Cebrâîl, Mîkâîl ve İsrâfîl -aleyhimüsselâm- yeryüzünden hiçbir­ şey alamadan Rab’lerinin katına dönüp şöyle dediler:

“–Yâ Rabbî, yer sana sığındı, cehennemde yanmak üzere toprağını vermekten çekindi. Biz de kendisini zorlamayı uygun görmedik!”

Ancak Azrâîl -aleyhisselâm- yeryüzünün bu sığınmasına:

“–Ben de Allâh’ın emrini yerine getirmemiş olarak O’nun katına çıkmaktan yine O’na sı­ğınırım.” şeklinde mukâbelede bulundu ve yeryüzünün muhtelif yerlerinden çeşitli renklerde kırmızı, beyaz ve siyâh topraklar aldı. Sonra bunları karıştırarak Cenâb-ı Hakk’a arzetti. Azrâîl -aleyhisselâm-’a, bu kararlılığından dolayı rûhları kabzetmek vazîfesi verildi.[12]

İnsan topraktan yaratıldığı için toprağın özelliklerini taşır. Toprak, zaman za­man kurur, sıcaktan kavrulur, suya hasret çeker. Bir mevsim kışın cefâsına katlanır. Bereketli bahar yağmurları ile yeniden dirilir. Binbir güzellik, renk, koku ve âhengi ile ilâhî kudret nakışlarını sergiler.

İnsanın da toprağa benzer ortak bir kaderi vardır. Dünyevî ihtirasların girdabında çöllerdeki kum fırtınaları gibi çalkalanır durur. Nefsin sultasında kendisini perişân eder. Ancak nefs engelini aşması neticesinde kâmilleşir. Toprağın bahar yağmurlarıyla hayat bulması gibi feyz ve rahmet tecellîlerine nâil olarak diğergâm­laşır. Böylece kendisine gelen nîmetleri, bir bahar bereketinin güzellik ve bolluğu içerisinde Allâh rızâsı için münbit topraklar misâli etrafına infâk eder.

İnsanın fânî vücûdu, topraktan yaratıldığı için toprakla gıdâlanır ve neticede toprakta yok olur. Yâni aslına döner. Topraktaki bütün elementler, insan vücûdunda -az veya çok- mevcuttur. İnsan vücûdu, aynı zamanda toprağın ayrı bir görünüşüdür. Nitekim bir rivâyete göre Âdem -aleyhisselâm-, topraktan yaratıldığı için “Âdem” diye isimlendiril­miştir.[13] Âdem -aleyhisselâm-’ın topraktan yaratıldığı, âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:

“…Allâh onu topraktan yarattı. Sonra da ona «ol!» dedi ve (o da) oluverdi.” (Âl-i İmrân, 59)

Toprak, kırmızı, siyah, beyaz ve benzeri muhtelif renklere sâhip olduğu gibi ondan yaratılan insanlar da muhtelif renkler taşımaktadır. Aynı şekilde toprağın katı ve yumuşak tarafları olduğu gibi insanlar da kâbiliyet ve istîdâd olarak farklı farklıdır. Bu hakîkati âyet-i kerîme şöyle haber vermektedir:

“Görmedin mi Allâh gökten su indirdi. Onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık). İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allâh’tan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allâh, Azîz’dir, Gafûr’dur.” (Fâtır, 27-28)

Bu hususta Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de şöyle buyurmaktadır:

“Allâh Teâlâ, Âdem’i yeryüzünün her tarafından aldığı bir tutam topraktan ya­ratmıştır. Bu sebeple Âdemoğullarının, o topraklara izâfeten bir kısmı kırmızı, bir kısmı beyaz ve siyah, bir kısmı da bu renklerin karışımındaki bir renkte; bir kısmı yumuşak, bir kısmı sert, bir kısmı iyi huylu, bir kısmı kötü huylu olarak (yâni muhtelif istîdâd, husûsiyet ve karakterde) dünyâya gelmiştir.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 16)

Rivâyet edildiğine göre, “Allâh, Âdem’in hilkat toprağını kırk gün eliyle yoğurmuştur.” (Taberî, Tefsir, III, 306) Bu günlerden her biri, keyfiyeti bizlerce meçhûl olan bir zaman dilimidir.

Kaynakların verdiği bilgiye göre Âdem’in yaratıldığı çamur, kırk sene kendi hâline bırakıldı. Kalıp olarak pişti. Üzerine otuz ­dokuz sene hüzün yağmuru, bir sene de sürûr yağmuru yağdı. Bunun için âdemoğ­lunun hüznü, sürûrundan daha çoktur. Hikmet ehli demişlerdir ki:

“İşte dünyâ! Şâyet bir gün güldürecek olsa günlerce ağlatır.”

Bahsedilen bu yağmur, maddî bir yağmur değil, mânevî bir tecellîdir. Mecâzen yağmur olarak bildirilmektedir.

Hüzünden sonra, dâimâ sürûr gelir. Büyük mükâfâtlar, büyük sabır ve ıztıraplardan sonradır. Mîrâc mûcizesinin, cefâlı, ıztıraplı ve elemli Tâif Seferi’nin ardından ihsân edilmesi ve çileli bir Mekke devrinden sonra saâdetli bir Medîne devrinin gelmesi gibi…

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten bu zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” (el-İnşirah, 5-6)[14]

İnşirah Sûresi nâzil olduğunda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cenâb-ı Hakk’ın bir zorluğa karşılık iki kolaylık takdîr buyurmasına çok sevinmiş, son derece mesrûr ve mütebessim bir şekilde:

“Bir zorluk iki kolaylığa aslâ gâlip gelemez. Çünkü «Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.» (el-İnşirah, 5-6)buyurarak ashâbının yanına çıkmıştır. (Hâkim, II, 575)

Hayatın meşakkatleri karşısında zor durumda kalan kimselere bir çıkış yolu göstermek üzere şâir şöyle der:

“Herhangi bir zorlukla karşılaştığında İnşirah Sûresi’nin derin mânâlarını tefekkür et! Orada bir zorluk iki kolaylık arasında zikredilmektedir. Bunu iyice düşündüğün zaman ferahlarsın, sıkıntın zâil olur.”

Muhakkak ki dünyâ, çeşitli çilelerle dolu bir imtihan mekânıdır. Âyet-i kerîmede bu hususla ilgili olarak şöyle buyrulur:

“And olsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden bi­raz noksanlaştırma (fakirlik) ile imtihân ederiz. (Ey Rasûlüm!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler ki, kendilerine bir belâ geldiği zaman: «Biz Allâh’a âidiz ve biz, elbette O’na döneceğiz!» derler. İşte Rablerinden mağfiret ve rahmet hep onlaradır. Ve hidâyete erenler de yalnız onlardır.” (el-Bakara, 155-157)

Cemâdât ve nebâtâtta dahî yaygın bir sabırdan sonra olgunlaşma vardır. Baharın gelmesi, toprağın bir kış mevsiminde çektiği çileden sonradır. İnsan da çile­ ve sabırla olgunlaşır, kâmil insan hâline gelir.

HZ. ADEM (A.S.) NASIL YARATILDI? – İnsanın Yaratılış Aşamaları

Kur’ân-ı Kerîm’de Hazret-i Âdem’in topraktan yaratılış safhaları şöyle beyân buyrulmaktadır:

1. Toprak Safhası

“…(Allâh) Âdem’i topraktan yarattı, sonra ona “ol” dedi, o da hemen oluverdi. (Âl-i İmran, 59)

İnsan topraktan yaratıldığı için toprağın farklı husûsiyetlerini bünyesinde taşımaktadır. Toprak killi, kumlu, sert, yumuşak olduğu gibi insanlar da tabiat itibâriyle farklılık arz etmektedir. Toprak çiğnenir, her şey onun üzerinde rahatlıkla işlenebilir. Toprak buna karşı hiçbir aksülamelde bulunmaz. İşte, insandaki sabır, tevâzu ve alçak gönüllülük gibi vasıflar buradan gelmektedir. Buna mukâbil, toprağın hareketsizliğinden atâlet ve tembellik gibi vasıflar da insanda tezâhür etmektedir.

2. Çamur Safhası

“Allâh yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratmış ve insanı yaratmaya da çamurdan başlamıştır.” (es-Secde, 7)

Çamur safhasında su devreye girmektedir. Su, öncelikle temizleyicidir ve temizliği temsil eder. Bu açıdan da su insandaki iffeti, namusu ve maddî-mânevî temizlik duygularını temsil etmektedir.

3. Yapışkan Çamur Safhası

“…Şüphesiz Biz onları (Âdem ve neslini) yapışkan bir çamurdan yarattık.” (es-Sâffât, 11)

Yapışmak, kopmamak insanın sadâkat duygusunu ve bağlılığını gösterir. İnsanın inat etmesi ve müdafaa ettiği fikirlerinde ısrar etmesi de bu safhanın bir neticesidir.

4. Havada Kurumuş Çamur Safhası

“And olsun Biz insanı, (havada) kurumuş bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” (el-Hicr, 26)

Âyette zikredilen “salsâl: havada kurumuş çamur” safhasında “hava” unsuru devreye girmektedir. Hava, insanın çamuruna hareketliliği getirmiştir. İnsan tabiatındaki istikrarsızlık, döneklik, ahde vefâsızlık ve yıkıcılık vasıfları bu safhanın bir neticesidir.

5. Şekillenmiş Balçık Safhası

“Hani, Rabbin meleklere demişti ki: «Ben (havada) kurumuş bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan bir insan yaratacağım.»” (el-Hicr, 28)

“Hame-i mesnûn: şekillenmiş balçık” safhası insanın şekil alma, terbiye ve tezkiye edilebilme husûsiyetine işâret etmektedir. Onun bu vasfının iyiye de kötüye de kullanılma imkânı vardır. Mühim olan ona, doğru bir istikâmet verebilmektir.

6. Ateşte Pişmiş Çamur Safhası

“Allâh insanı, ateşte pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.” (er-Rahmân, 14)

Bu safhada ateş unsuru devreye girmektedir. İnsanın kibir, gurur, kıskançlık, Allâh’ın emirlerine karşı gelme ve aldatıcı olma vasıfları ateşten neş’et etmektedir.

Mü’minûn Sûresi’nin 12-14. âyetleri Hazret-i Âdem’den sonra onun sulbünden gelecek her bir insanın yaratılış mâcerâsını şöylece hülâsa etmektedir:

“And olsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta (ana rahminde) bir nutfe hâline getirdik. Sonra o nutfeyi, bir aleka (yapışkan ve döllenmiş yumurta) yaptık. Peşinden, o alekayı bir mudğa[15] (bir çiğnem et) hâline getirdik; peşinden bu bir çiğnem eti, kemiklere (iskelete) çevir­dik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla (insan olarak) meydana getirdik. İşte yaratanların en güzeli[16] olan Allâh pek yücedir.” (el-Mü’minûn, 12-14)

Tıp ilmi, bu bilgilere ancak asrımızda ulaşabilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de ise; Cenâb-ı Hak, insanın yaratılış safhalarını 1400 küsur sene evvel ilmî gerçeklere uygun bir sûrette haber vermiştir.

Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, insanın ibretlerle dolu dikkate şâyân yaratılış safhalarından bahsetmektedir. Bu safhaların evvelini teşkîl eden çamur yâni Hazret-i Âdem’in yaratılışındaki toprak safhası, gö­rünüm itibârıyla hiçbir zarâfeti bulunmayan değersiz bir maddedir. Bundan sonraki safhalar ise, atılmış değersiz bir su; yapışkan ve donuk bir kan pıhtısı; ağızda çiğnenmiş bir görüntü arzeden, câzib olmayan ve hattâ tiksinti veren bir madde… Daha sonra ilâhî kudret tecellîsiyle bir zarâfet ve ihtişâm manzarasını teşkîl eden san’at hârikası in­sanın teşekkülü… Müteâkıben maddenin ve rûhun dinçlik ve zindeliği, nihâyet bu gelişme seyrinin tersinden tekrârıyla, yine geldiği yer olan toprakta çürüyüp kaybo­luş!.. Ardından, çürümüş beden içerisinde âdeta bir cıva damlacığı gibi çürümeyen ve kendisine “acbu’z-zeneb” adı verilen tek bir tohumdan, bir bitkinin vü­cûda geliş seyrinin sür’atlendirilmiş şekli gibi yeniden ortaya çıkış ve diriliş!..

Cenâb-ı Hak, pek çok âyet-i kerîmede insanı bu kesret âlemindeki mâcerânın te­fekkürüne dâvet etmektedir:

“Ki­me uzun bir ömür ve­rir­sek, Biz onun ya­ra­tı­lı­şı­nı (güç ve kuv­ve­ti­ni ala­rak) ter­si­ne çe­vi­ri­riz. Hiç (bu man­za­ra­yı) dü­şün­mü­yor­lar mı? (Bu ib­ret­li yol­cu­lu­ğu id­râk et­mi­yor­lar mı?) (Yâ­sîn, 68)

“Allâh sizi önce zayıf olarak yarattı, zayıflığın ardından size kuvvet verdi, kuvvetin ardından da tekrar bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi. O, hakkıyla bilendir, her şeye kemâliyle kâdirdir.” (er-Rûm, 54)

“Sizi o (toprak)tan yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve sizi (mahşerde) bir kez daha ondan çı­karacağız!” (Tâhâ, 55)

Bu hakîkat gösteriyor ki, insanın cesedi, dünyâda yaşadığı safhalarla ve kendi zâtî durumuyla fânîliğe mahkûmdur. Aslolan ve ebedî olan rûh-i sultânîdir ki, cen­net-cehennem, saâdet veya şekāvet yolculuğu bununla olacaktır. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- der ki:

“Cesedine yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü tenini besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezîl olup gidiyor.”

“Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdâlar sun da, gideceği yere, ukbâ âlemine güçlü, kuvvetli gitsin!”

  • Rûhun Nefhedilmesi (Üfürülmesi)

Cenâb-ı Hak insanın zâhirini bir avuç topraktan yarattıktan sonra ona mahlûkât arasında en yüce mertebeyi lutfederek kendinden bir sır nefhetmiştir. Bir cisim olarak yaratılan insanda canlılık, ancak rûhun üflenmesiyle başlamıştır. Bu bakımdan rûhun üflenmesi, her şeyden evvel Allâh’ın kuluna bir değer vermesi ve ona hayâtiyet kazandırmasıdır. Allâh Teâlâ, bu hakîkati:

“Artık onu yaratıp muntazam bir insan kıvamına getirdiğim ve ona rûhumdan üflediğim zaman…” (el-Hicr, 29) âyet-i celîlesiyle beyân buyurmaktadır.

Allâh Teâlâ’nın, Âdem -aleyhisselâm-’a rûhundan üflemesi, temsîlî bir ifâdedir. Bu, büyük bir hakîkatin, gelişmesini henüz tamamlamış bir çocuğa anlatıl­masındaki zarûrete benzer bir keyfiyetin eseridir ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisindeki bâzı husûsiyetleri kuluna onun istîdâd ve iktidârı nisbetinde vermesi demektir. İnsan, bu nefha ile birlikte Rabbinden aldığı emânetin bereket ve iktidârı ile Rabbini tanır, O’na kul olur. Esrâr-ı ilâhî ve azamet-i ilâhiyeye tâkati nisbetinde vâkıf olur. Bu vukûfiyetin merkezi ise, kalbdir. Burada kalb, fizikî bir varlık olarak değil, tahassüsün merkezi olan bir tecellî mekânı mânâsınadır.

Rûh-i Sultânî’ye mâlik olmak, insanı üç esaslı vazîfeyle mükellef ve bu vazîfeleri îfâ husûsunda bir iktidâr ile mücehhez kılar:

1. Nefsini tanımak; kendi zâtını ve hakîkatini bilmek,

2. Kendisinin mûcidini bilmek; Rabbini tanımak (mârifetullâh),

3. Mûcidine karşı fakr u zarûretini bilmek; hiçliğe vâsıl olmak.

Eserde vârid olmuştur ki:

“Kim kendini tanırsa, Rabbini de tanır!” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 361)

  • Yaratılan İlk Varlık Nedir?

Yaratılan ilk varlık, nûr-i Muhammedî olduğu gibi, rûhların yaratılışında da O’nun rûhu ilktir. Diğer rûhlar, O’nun rûh-i şerîfinin kadr u kıymetinin bilinmesi için bir mücevherin mazrûfu kabîlindendir. Bu sebeple Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e “Ebu’l-Ervâh: Rûhların Babası denir.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Ashâb-ı kirâm hazarâtı Allâh Rasûlü’ne sordular:

“–Size peygamberlik ne zaman ihsân olundu?”

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cevâben:

 “–Âdem, rûh ile cesed arasında iken…” (Tirmizî, Menâkıb, 1) buyurdular.

Bu itibarla Efendimiz, nübüvvette de ilktir. O’nun vücûd, rûh ve nübüvvet bakımından ilk olmasının hikmetini, ileride Hazret-i Âdem’e meleklerin secde ettirilmesi mevzuunda ele alacağız.

Rûhu iki mertebede mütâlaa edebiliriz:

1. Rûh-i sultânî: “Emir” âlemindendir. Bedenden ayrıdır. Bedenle berâber olması, onun üzerinde tasarrufta bulunması iledir. Bedenin çürüyüp yok ol­ması, ona tesir etmez. Ancak bu sûretle bedenî arzular üzerindeki tasarrufu nihâyete erer.

2. Rûh-i hayvânî: “Halk” âlemindendir. Bedenin tüm uzuvlarına yayılmıştır. Esas hükümranlığı kan üzerindedir. Merkezi dimağdır. Fiil ve hareketlerin başlangıç noktasıdır. Eğer hayvânî rûh olmasaydı, hiçbir eser vücûda gelmezdi.[17]

İşte insanın fiilleri, bu sultânî rûh ile hayvânî rûhun müşterek hasletleri içinde ortaya çıkar.

ALLAH RUHU NASIL YARATTI? 

1. Yokluk (adem) devresi:

Ezelde sâdece Cenâb-ı Hak vardı ve O’nun dışında hiçbir varlık yoktu. O dönemde rûhlar da tam bir yokluk içerisinde bulunuyordu. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” (el-İnsan, 1)

2. Rûhlar âleminin varoluş devresi (Elest Bezmi):

Allâh Teâlâ pek çok hikmete mebnî olarak cesetleri yaratmadan önce rûhları var etti. Hadîs-i şerîfte bu hakîkate şöyle temâs edilir:

“Rûhlar cesedlerinden ikibin yıl önce yaratılmıştır!” (Deylemî, Müsned, II, 187-188)

3. Bedenlere gönderilme devresi:

Bedenlerden hayli zaman önce yaratılan ve kendilerinden Allâh’ın rubûbiyetini tasdîk husûsunda ahd ü mîsâk alınan rûhlar, ezelde çizilen kader planına uygun olarak birer birer bedenlere gönderilmeye başlandı. Âyet-i kerîmede, ilk insan Hazret-i Âdem’e rûhun üflenmesinden şöyle bahsedilir:

“…Ona rûhumdan üfürdüğümde…” (el-Hicr, 29)

4. Bedenden ayrılma devresi:

Bu fânî hayatta kendisine biçilen ömrü tamamlayan rûhlar, geçici süre beraber bulundukları bedenlerden geldikleri gibi birer birer ayrılacaktır. Hiç kimsenin kurtulamadığı bu kaçınılmaz âkıbete ölüm denmektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Her nefs ölümü tadacaktır!..” (Âl-i İmrân, 185)

5. Tekrar bedenlere döndürülme devresi:

İslâm akâidine göre ölüm, bir yok oluş değil tıpkı anne rahmindeki bebeğin oradan irtibâtını keserek dünyaya doğması gibi, rûhun bu fânî âlemden kurtulup ebedî bir hayatın sabahına doğmasıdır. İnsanoğlu burada dünyadaki yaşadığı hayattan hesâba çekilecek, bunun neticesine göre sonsuz bir saâdete ulaşacak veya -Allâh muhafaza buyursun- nihâyetsiz bir azâba dûçâr kılınacaktır. Mevzuyla alâkalı yüzlerce âyetten ikisi şöyledir:

“De ki: Onları ilk defa yaratmış olan (Allâh, yine aynı şekilde onları) dirilte­cektir. Çünkü O, yaratmanın her türlüsünü gâyet iyi bilendir.” (Yâsîn, 79)

Cenâb-ı Hak, Tekvîr Sûresi’nde şiddetli ve ibretli kıyâmet alâmetlerinin fâri­kalarından bahsederken yedinci âyette, rûhların yeniden beden kalıbına alınmasını şöyle bildirmektedir:

“Nefsler birleştirildiği (rûhlar bedenlerle bir araya getirildiği) zaman.”

İnsana Rabbinden bir sır olarak üflenen rûhun mâhiyetini tam olarak bilmek mümkün değildir. Zîrâ o öteler âlemine âit olup beşer idrâkinin kavrayamayacağı bir mâhiyet arzetmektedir. Nitekim rûhun bu keyfiyeti hakkında âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“Sana rûhtan soruyorlar. De ki: Rûh, Rabbimin emrindendir. Size ise ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.” (el-İsrâ, 85)

Rûhun Allâh Teâlâ ile alâkası husûsunda müfessirlerimiz birkaç farklı îzahta bulunmuşlardır:

– Rûh, ancak Rabbimizin bileceği iştendir.

– Rûh, “emr”in esâsı olan bir cevherdir.

Rûh, Rabbimizin emri cinsinden bir fiildir.

  • Emaret Ne Demek?

Âyette geçen “emr” kelimesi, yine kendi kökünden olan “emâret” kelimesi ile de alâkalı olarak; emretme, buyurma, emirlik, yöneticilik gibi îzâh edilebilir. Bu du­rumda rûh; emrin hâli ve sıfatı demek olur. Bu da Allâh’ın sıfatlarının kulda tecellî etmesidir. Yâni kulda tecellî eden sıfatlardan biri de emâret (yönetme) dir. Nitekim insanın “Allâh’ın halîfesi” olması, buradaki “idâre etme tecellîsi”ne bağlıdır.

Emâret, insana mahsustur. Arslan, bedenen insandan daha kuvvetli olmasına rağmen, insanın tekâmülü karşısında zayıf kalır. Meselâ arslan, bin yıl yaşasa yine de kendisine bir ev, bir araç yapamaz.

Ayrıca meleklerde de kâmil mânâda tecellî yoktur. Bu tarz bir tecellî, yalnız insan için ge­çerlidir. İnsan, “ahsen-i takvîm: en güzel kıvam ile “bel hüm edall: hayvanlardan daha aşağı bir dereke arasındadır. Meselâ, insanın gönül iklîminde tecellî eden “Rahmân” ve “Rahîm” sıfatları ile beraber, nefsinde de “Mudill” ve “Kibriyâ” sıfat­ları tecellî etmektedir. Yâni insan, câmiu’l-ezdâddır. Bütün müsbet ve menfî sıfatları kendisinde cem etmiştir. Câmiu’l-ezdâd olmak, mahlûkât arasında kâmil mânâda yalnız insana mahsustur.

Yukarıdaki âyet-i kerîmenin sonunda insana bilhassa rûhun mâhiyeti hakkında çok az bir bilgi verildiği, te’kitli bir şekilde ifâde buyrulmaktadır. Bu bakımdan insan haddini aşarak rûhun esrârını çözmeye uğraşmamalı ve ilmine mağrur olmamalı, buna mukâbil daha çok mes’ûliyetinin ne olduğu üzerinde tefekkür ederek kulluğa ehemmiyet vermelidir.

Cenâb-ı Hak, Âdem -aleyhisselâm-’ı yarattıktan sonra, onu meleklerin gıpta edeceği ve takdirle emrine râm olacağı bir kıvâma eriştirmek için kendisine eşyânın isimlerini tâlim buyurmuştur. Âyet-i kerîmede bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:

“Allâh Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bu isimleri(n delâlet ettiği şeyleri) meleklere gösterip: «Eğer sözünüzde sâdık iseniz (her şeyin içyüzünü bildiğinizi sanıyorsanız) şunları isimleriyle birlikte bana bildirin!» buyurdu.” (el-Bakara, 31)

Melekler Allâh’ı tesbîh ve tenzîh ettiler. Bunun üze­rine Allâh Teâlâ:

“Ey Âdem! Onların (eşyânın) isimlerini meleklere haber ver, dedi. Âdem, (eşyânın) isimlerini onlara anlatınca (Cenâb-ı Hak): «Ben size, ‘göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı ve içinizde gizlemekte olduğunuz şeyleri de bilirim’ de­memiş miydim?» buyurdu.” (el-Bakara, 33)

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’a öğretilen isimlerden maksat, bir görüşe göre yeryüzündeki bütün eşyânın isimleri, mâhiyetleri ve husûsiyetleri idi. Burada bizim bilemediğimiz ilâhî san’at, eşyânın hakîkati, yaratılış sırrı, levh-i mahfûz, kader ve ondaki hikmet­ler ile bütün semâ ve arzdaki ilâhî esrâr, yâni ilâhî esmânın mazharlarıdır.[18] Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın bilinebil­mesi, ancak kalbî bir hayât ile mümkündür. Eşyânın hakîkat ve esrârı, kalbî duyuş­lar nisbetinde ortaya çıkar. Bu da ancak esmâ-i ilâhiyyeye vukûfiyete bağlıdır. Ce­nâb-ı Hak:

“En gü­zel isim­ler Al­lâh’ın­dır…” (el-A’râf, 180) buyurarak ken­di­si­ni ilâ­hî isim­le­ri vâ­sı­ta­sıy­la kul­la­rı­nın id­râ­ki­ne tak­dîm et­miş­tir.

Zî­râ kul, ulû­hi­yet ile ir­tibâ­tı­nı isim­le sağ­lar. Bu ger­çek, Al­lâh’ı ten­zih için, O’nun adı­nın vaz­ge­çil­mez bir un­sur ol­du­ğu­nu or­ta­ya ko­yar. Bu ba­kım­dan ku­lun, O’na kar­şı yap­tı­ğı iyi ve­ya kö­tü fi­il­ler, ulû­hi­ye­ti­nin ha­kî­ka­ti­ne de­ğil, is­mi­ne yö­ne­lir. Böy­le­ce ha­kî­ka­ti dâ­imâ mü­nez­zeh ka­lır.

Ger­çek­ten de insan, eğer Ce­nâb-ı Hakk’a mahsus isimler ol­ma­sa, O’na kar­şı mü­nâ­sebet­le­ri­ni dü­zen­le­mek­te zor­luk çe­ker. Çün­kü in­san, var­lı­kları isimde gö­rüp isim­le ifâde et­me­ye alışkındır. İn­san için isim, var­lı­ğın tes­ci­li­dir. Bu­nun için­dir ki, Ce­nâb-ı Hak, Âdem -aley­his­se­lâm-’ı ya­rat­tı­ğı za­man ona bü­tün isim­le­ri öğ­ret­miş ve Haz­ret-i Âdem’in me­lek­le­re olan üs­tün­lü­ğü­nü bu­nun­la ifâde bu­yur­muş­tur. Zîrâ bir var­lı­ğın adı­nı bil­mek, bir an­lam­da onun zâ­tî var­lı­ğı­nı da ta­nı­mak de­mek­tir. Ni­te­kim biz­ler, Ce­nâb-ı Hakk’ı, O’nun yü­ce isim­le­riy­le bil­me­sek, O’nun hak­kın­da ne bi­le­bi­li­riz ki?

Yâ­ni in­san, Rab­bi­nin hu­sû­si­yet­le­ri­ni be­lir­ten isim­le­re dâ­imâ muh­taç­tır. Her kul, ya­şa­dı­ğı çe­şit­li du­rum­la­r karşısında, Rab­bi­ni, hâ­li­ne uy­gun bir is­miy­le ça­ğır­mak is­ter. Bu isim­ler ol­ma­say­dı, O’nun­la olan ir­ti­bâ­tı çok nok­san ka­lır­dı, bel­ki de müm­kün ol­maz­dı. De­ni­le­bi­lir ki bu isim­ler, zât ve ulû­hi­yet kar­şı­sın­da ku­lun dil­siz­li­ği­ni bir de­re­ce­ye ka­dar gi­de­ren ifâde­ler, yâ­ni be­şer rû­hu­nun çık­maz­la­rı­nı açan anah­tar­lar­dır. Zî­râ Al­lâh’ın isim­le­ri­ni sa­de­ce zik­ret­mek bi­le îmâ­nı bes­le­mek­te, ilâ­hî hu­zû­ru hisset­tir­mek­te, O’na olan aşk ve mu­hab­be­ti ar­tır­mak­ta, O’na kar­şı hu­şû sâhibi kıl­mak­ta, O’nun ka­tın­da olan­la­ra rağ­bet et­tir­mek­te, dün­yadan­ ve onun fâ­nî lez­zet ve haz­la­rın­dan vazge­çi­rip ebedî ola­na yön­len­dir­mek­te ve Hakk’a dö­nüş/vus­lat ar­zu­suy­la tu­tuş­tur­mak­ta­dır. Haz­ret-i Pey­gam­ber -sallâllâhu aley­hi ve sel­lem-’in, çe­şit­li du­rum­lar­da okun­ma­sı­nı tav­si­ye bu­yur­du­ğu duâ ve zi­kir­le­rin, Al­lâh’ın isim­le­riy­le do­lu ol­ma­sı da bu gibi fay­da­la­rı te’mîn etmektedir.

Çok güç şart­lar için­de bu­lu­nan, ilâ­hî mer­ha­me­te çok muh­taç olan bir mü’min, Rab­bin­den yar­dım is­ter­ken bu hâ­li­ni ifâde edip özet­le­ye­cek bir tâ­bir arar: «Rah­mân ve Ra­hîm» isim­le­ri­ne sa­rı­lır. Günah­la­rı­nın ağır­lı­ğı al­tın­da ezi­ldiğinde gö­nül ba­ğı­nın kop­tu­ğunu his­se­der­ken Hakk’a yak­la­şa­cak bir vesîle arar: «Gaf­fâr ve Set­târ» isim­le­ri­ne sı­ğı­nır. Kâ­inat­ta ve­ya ken­di rû­hun­da te­cel­lî eden ilâ­hî kud­ret ve aza­me­ti te­mâ­şâ eder­ken, ki­tap­lar­da ifâ­de edi­le­me­ye­cek duy­gu ve mâ­ri­fe­ti­ni di­le ge­ti­re­cek bir be­yân arar: «Al­lâ­hu Ek­ber» di­ye­rek, dal­ga­la­nan rû­hunu sü­kû­nete erdirir. Hâ­sı­lı kul, ken­di­si­nin çeşitli hâl­le­rin­de, Ce­nâb-ı Hakk’ın muh­te­lif sı­fat­la­rı­nın ara­cı­lı­ğı ile rû­hu­nun ki­lit­len­miş ka­pı­la­rı­nı açar ve his­set­ti­ği ni­ce ih­ti­lâç ve ih­ti­yaç­la­rı gi­de­rir.

Bu­nun için­dir ki Ce­nâb-ı Hak, ken­di­si­ni, ha­kî­ka­te mu­tâ­bık ola­rak, fa­kat in­san­la­rın an­la­ya­bi­le­ce­ği tarz­da ta­nıt­mış­tır. Yâ­ni O’nun, ken­di­si­ni: Alîm, Ha­kîm, Ka­dîr, Ga­fûr vb. sı­fat­lar vâsıta­sıy­la ta­nıt­ma­sın­da ve in­sa­nın da O’nu böy­le ta­nı­ma­sın­da, as­lın­da in­sa­na âit şah­sî bir se­bep var­dır. Zî­râ in­san, bu va­sıf­la­rın bir kıs­mı­nı -son de­re­ce­ sı­nır­lı da ol­sa- ken­di­sin­de bu­lur. Bu da, be­şer id­râ­ki­nin îmân ve hi­dâ­ye­ti için lut­fe­dil­miş bir ilâ­hî mev­hi­be­dir.

Cenâb-ı Hak, Âdem -aleyhisselâm-’a isimleri öğrettiğini bildirdiği âyet-i kerîme ile bir mânâda:

“Ben eşyânın isimlerini, esrârını, ince hikmetleri, güzellikleri ve ilâhî san’a­tımı insana bildireceğim…” buyurmaktadır.

ALLAH KATINDA EN DEĞERLİ İNSAN

Burada insanın fazilet ve şerefinin, elde edeceği ilm-i nâfî sâyesinde mümkün olabileceğine işâret edilmektedir. Bunun için de insan ilmini irfâna çevirip sâlih ameller işlemeye gayret göstermelidir. Zîrâ hedef, takvâdır. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“…Allâh katında en şerefliniz, en çok takvâ sâhibi olanınızdır…” (el-Hucurât, 13) buyurmaktadır.

Akıl mahlûktur. Akıl, Allâh’ı delîl ile tanıyarak ispat edebilir. Çünkü o eserden müessire, san’attan san’atkâra ulaşır. Hikmeti ise, ancak vahyin ışığında çözebilir. Fakat aklın, vahyin muhtevâsını kavramakta da salâhiyet ve iktidârı mahdûddur. Akılla mârife­tullâh yolunda ilerlemek mümkünse de bu, belli bir yere kadardır. Aklın tükendiği yerde kalbî faâliyet sâyesinde ilerleme devâm eder. Fakat bu bile mutlak gerçeğe vüsûl için kâfî değildir. Çünkü Allâh’ın zâtı mutlaktır. Mutlakın künhüne, mukayyed olan (yâni mutlak olmayan) akıl veya başka bir vâsıta ile ulaşmak ve onu lâyıkıyla idrâk edebilmek mümkün değildir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak ihâta edemezler…” (el-Bakara, 255)

Buna rağmen insan mârifet yolundan geri kalmamalı, Rabbine yaklaşmak için vesîleler aramalı ve bütün gayretini sarfetmelidir. Bu gayretin en güzel nümûnelerini peygamberler sergilemişlerdir. Nitekim Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek.” (es-Sâffât, 99) demiştir.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“Yâ Rabbî! Biz Sen’i Sana lâyık bir mârifetle ta­nıyamadık…” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, II, 520) diyerek mârifetin yâni Allâh Teâlâ’yı hakkıyla tanıyabilmenin imkansızlığına ve bununla beraber ehemmiyet ve lü­zûmuna işâret buyurmuşlardır.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cenâb-ı Hak’tan üç türlü ilim telakkî etmiştir:

Birincisi: Kendisi ile Allâh -celle celâlühû- arasında mahfuzdur. Bu ilim, be­şer idrâkinin üzerinde olduğundan insanlara açıklanmamıştır. Ancak nûr-i nübüvvet ile kavranabilir. Hurûf-i Mukattaa’nın yüklendiği mânâlar bu kabîldendir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tebliğine memur olduğu vahyin dışında kendisine husûsî olarak bildirilen her bilgiyi ashâbına nakletmemiştir. Rasûlullâh Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfi, bu hakîkate işâret etmektedir:

“Şâ­yet bil­dik­le­ri­mi bil­sey­di­niz; az gü­ler, çok ağ­lar­dı­nız.” (Bu­hâ­rî, Kü­sûf, 2; Müs­lim, Sa­lât, 112)

Mevzuyla alâkalı di­ğer bir ha­dîs-i şe­rîfte de:

“Be­nim Ce­nâb-ı Hak ile öy­le an­la­rım olur ki, on­la­ra ne bir mu­kar­reb me­lek ne de her­han­gi bir pey­gam­ber vâ­kıf ola­maz.” (Mü­nâ­vî, Fey­zü’l-Ka­dir, IV, 8) buyrulmaktadır.

İkincisi: Umûma âit olan şerîat ilmidir. Bütün insanlık âlemi, bu bilgilere îmân etmek ve onlarla amel etmekle mükelleftir. Şu âyet-i kerîme, bu nevî ilmi ifâde etmektedir:

“Ey Rasûl! Rabbinden sana inen vahiyleri tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan Rabbinin elçiliğini yerine getirmiş olmazsın!..” (el-Mâide, 67)

Üçüncüsü: Bir kısım ehil zevâta verilmiştir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu ilmin ehli olmayan kimselere verilmesini yasaklamıştır. Bir defasında İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’ya:

Ey İbn-i Abbâs, insanlara akıllarının almayacağı bir söz söyleme. Zîrâ böyle yapman, fitneye düşmelerine sebep olur.” (Deylemî, Müsned, V, 359/8434) tavsiyesinde bulunmuştur. Bu sebeple Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“İnsanlara anladıkları şeyleri söyleyin, anlamadıklarını da bırakın. Siz, Allâh ve Rasûlü’nün yalanlanmasını ister misiniz?” (Buhârî, İlim, 49) buyurmuştur.

Yine İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan gelen bir rivâyete göre ashâb-ı kirâm:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Sen’den duyduklarımızın hepsini haber verelim mi?” diye sordular. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Evet. Ancak bir topluluğa akıllarının almayacağı bir şeyi anlatmanız hâriç. Çünkü bu durum bâzılarının fitneye düşmelerine yol açar.” buyurdu. Bu hatırlatmadan sonra İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- herhangi bir topluluğa bir husûsu îzâh ederken bâzı şeyleri kinâyeli olarak anlatırdı. (Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummâl, X, 307/29537)

Bu hususta Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- da şöyle buyuruyor:

“Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den iki kap dolusu ilim aldım. Bunların birini açıkladım. Eğer diğerini açığa vursaydım, şu gırtlağım kesilirdi.” (Buhârî, İlim, 42)

Ashâbın seçkinlerinin ehil olmayanlardan gizli tuttuğu bu ilim, anlayış ve idrâk ediş husû­sunda fevkalâde bir kudret ile techîz edilmiş bulunan müstesnâ insanların kavrayabi­lecekleri gerçeklerdir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-böyle gerçekleri as­hâb-ı kirâmdan Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali gibi bâzı müstesnâ anlayışlı kimse­lere nakil ve ifâde buyurmuştur. Herkes, bundan kâbiliyeti ve istîdâdı kadar mes­’ûldür. Kul, kendi selâmeti için bu istîdâdı inkişâf ettirmeye; zühd, takvâ ve ihsân duygusuna vâsıl olmaya, diğer bir tâbirle tasavvufu en güzel bir şekilde yaşamaya çalışmalıdır. Bu da ancak nef­sin tezkiyesi, kalbin tasfiyesi ile mümkündür.

Ferdin selâmeti, evvelâ şer’î gerçeklere ittibâ ile mümkündür. Tasavvufî gerçeklerle hemhâl olması ise, bu selâmetin yüksek bir seviyede, yâni vasıflı bir sû­rette tahakkukunu sağlar.

Şer’î gerçekler herkesi muhâtap aldığından rahmet-i ilâhiyye îcâbı mükellefi­yetler asgarîde tutulmuş, umûmun en âciz fertlerinin tâkati ölçü olarak alınmıştır. Tasavvuf yolunda ilerleme ise, kâbiliyete göre olduğundan bu yolun önü açık tu­tulmuş, ehline “Fenâ fillâh”a ve hattâ “Bekâ billâh”a kadar ruhsat tanınmıştır. Meselâ bir kısım mallarda zekât kırkta bir olmakla birlikte Cenâb-ı Hak infâkın önünü açık tutmuş, mü’minin îsarda bulunarak kendi ihtiyâcı olan miktarı bile muhtaç kardeşine vermesini teşvik buyurmuştur. Dolayısıyla zekâtın fıkhî nisâbı kalbî bakımdan asgarî seviyeye göredir. Kalbî seviye yükseldikçe infâkın ölçüsü de artmaktadır.

Bu itibarla tasavvufî ilim, mânevî eğitim sonucu ferdin istîdâdı nisbetinde ulaşılabilen Hak vergisi «ledünnî» bir ilimdir. Kur’ân-ı Kerîm’in birtakım âyet-i kerîmelerinde bu ilimden bahsedilmiş olması, bunun delîlidir. Al­lâh Te­âlâ, ken­di­sin­den hak­kıy­la it­ti­kâ eden, be­şe­rî irâ­de ve ar­zu­la­rı­nı ilâ­hî irâ­de­ye râm ede­bi­len kul­la­rı­nın kalb­le­ri­ne, akıl­la­rın tar­ta­ma­dı­ğı bir­çok lu­tuf­lar­da bu­lu­nur. Ni­te­kim yü­ce Rab­bi­miz, böy­le mut­ta­kî kul­la­rı­na hu­sû­sî bir ilim ve hik­met lut­fet­ti­ği­ni Kur’ân-ı Ke­rîm’de şöy­le bil­dir­mek­te­dir:

“Ey îmân eden­ler! Eğer Al­lâh’tan it­ti­kâ eder­se­niz, O, si­ze bir fur­kan (iyi ile kö­tü­yü ayırd ede­cek bir ilim, fi­râ­set ve an­la­yış) ve­rir, gü­nah­la­rı­nı­zı ör­ter ve si­zi ba­ğış­lar. Çün­kü Al­lâh, bü­yük lu­tuf sâhibi­dir.” (el-En­fâl, 29)

“Ey îmân eden­ler! Al­lâh’tan sakının ve Pey­gam­be­ri (Hazret-i Muhammed)’e îman edin ki Allâh si­ze rah­me­tin­den iki kat ver­sin, si­ze ışı­ğın­da yü­rü­ye­ce­ği­niz bir nûr lut­fet­sin ve sizi bağışlasın. Şüphesiz Allâh Gafûr (çok bağışlayan) ve Rahîm (çok merhamet eden)dir.” (el-Ha­dîd, 28)

İmâm-ı Gazâlî ve Abdülkâdir-i Geylânî gibi zâtlar, önce zâhirî ilmin zirvesine ulaştılar. Lâkin bâzı gaybî inceliklere ve Allâh’a giden hassas, ince ve nâzenîn yola, kalbî derinlikleri sâyesinde ve çok sonra erişebildiler; Hak dostu oldular. Allâh -celle celâlühû-, umûma lutfetmediği bâzı sırları, kalbî derinlikleri nisbetinde onlara ve onlar gibi bâzı müstesnâ yaratılıştaki insanlara ihsân etti. Böyle olmasaydı, onların bilinen zirve şahsiyetleri ortaya çıkmazdı.

MELEKLER HZ. ADEM’E (A.S.) NEDEN SECDE ETTİ?

Cenâb-ı Hak Âdem -aleyhisselâm-’ı yaratıp rûhundan üfledikten ve ona isimleri tâlim buyurduktan sonra meleklere yönelerek Hazret-i Âdem’e secde etmelerini emretmiştir. Bu husus, âyet-i kerîmelerde şöyle anlatılmaktadır:

“Hani Rabbin meleklere demişti ki: «Ben muhakkak kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve rûhum­dan üflediğim zaman, derhal onun için secdeye kapanın!» Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler. Fakat iblîs hâriç! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı. Allâh: «Ey iblîs, sana ne oldu ki secde edenlerle berâber olmuyorsun?» buyurdu. İblîs: «Benim, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insana secde etmem mümkün değildir.» dedi.” (el-Hicr, 28-33)

Kur’ân-ı Kerîm’de bu hâdiseye, siyak ve sibâkı itibâriyle farklı olarak yedi sûrede yer verilmektedir ki bu da mevzûun ehemmiyetini göstermektedir. Burada çok mühim bir tâlimat mevcuttur: İblîs, Allâh’ın emrini dikkate almamış, kendi nefsânî arzuları istikâmetinde hareket etmiştir. Kendi mantıkî ölçülerini ve aklî kıyâsını, Allâh’ın emrinin önüne geçirmiştir. Dolayısıyla kul da kendi akıl, mantık ve kanaatini Allâh’ın emrinin önüne geçirdiği takdirde iblîs’in düştüğü hatâya dûçâr olur. Hâlbuki âyet-i kerîmede böyleleri hakkında şu îkâz-ı ilâhî vârid olmuştur:

“Ey îmân edenler! Allâh’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin! Allâh’tan korkun…” (el-Hucurât, 1)

ŞEYTAN HZ. ADEM’E (A.S.) NEDEN SECDE ETMEDİ?

Hak Teâlâ Şeytan’a, secdeden uzak durmasının sebebini sorarak:

“«–Ey iblîs, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir?» buyurdu…” (Sâd, 75)

Bu âyette zikredilen “iki el”, Allâh Teâlâ’nın kudretini ifâde etmektedir. Bu ifâde aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği ehemmiyeti göstermektedir. Yine bu ifâdenin îşârî bir mânâsını, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri şöyle bildirmiştir:

“İki el, Hakk’ın celâl ve cemâl tecellîleridir. İnsanın cesed yapısı, nefsânî ve halk tarafı celâl tecellîsi; rûhânî ve Hak tarafı ise cemâl tecellîsidir. İnsanda bu iki esmâ cem olmuş durumdadır. İblîs’te ise yalnız celâl tecellîsi bulunduğundan cemâl tecellîsinden mahrumdur.”

Hadîs-i şerîfte buyrulmuştur:

“(Her türlü sûret ve tasavvurdan münezzeh olan) Allâh, Âdem’i kendi sûre­tinde yarattı.” (Müslim, Birr, 115)

Bu hadîs-i şerîfte ifâde edilen hakîkat, cismânî sûret değil, bâtınî ve mânevî sûrettir. Cesed ve nefs tarafı değil, rûh ve sır tarafıdır.

Eğer Hazret-i Âdem’de bu ilâhî tecellîlerin bütünüyle tezâhürü olmasa ve kendisinde diğer yaratıklardan farklı ve üstün vasıflar bulunmasaydı, halîfe ola­mazdı, olsa da bu vazîfesini îfâ edemezdi. Ancak âlemde hilâfet mükellefiyetini ye­rine getirebilmek, tezkiye-i nefs, tehzîb-i ahlâk ve tasfiye-i rûh safhalarından geçerek tekâmül etmiş bulunan insan-ı kâmile âittir.

Eğer insan, hidâyet, istikâmet, îmân, ikrâr, kabûl ve teveddüd (muhabbetle dostluk etmek) gibi “Hâdî” tecellîlerini tekâmül ettirip hayâtında ön plâna çıkarırsa, meleklerden bile üstün bir seviyeye yükselir. Aksine onda, idlâl, hîle, küfür, inkâr, hased, kibir ve tasallut gibi “Mudill” ism-i şerîfinin tecellîleri gâlip gelirse, hayvan­lardan da aşağı bir derekeye düşer. Nitekim Allâh Teâlâ âyet-i kerîmede buyurur:

“And olsun ki biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu (kendi irâdeleri ile hak edeceklerinden) cehennem için yaratmışızdır. (Çünkü) onların kalbleri vardır, bunlarla idrâk etmezler; gözleri vardır, bunlarla görmezler; kulakları vardır, bunlarla işitmezler! İşte onlar, hayvanlar gibidir; hattâ daha da aşağıdırlar. İşte onlar, gâfillerin ta kendileridir.” (el-A’râf, 179)

Şeytan’ın Hazret-i Âdem’e secde etmemesi, şahsiyetinde meknûz olan kibir ve azametin tezâhürü idi. Zîrâ o, bir zamanlar meleklere hocalık edecek derecede ilim sâhibi idi. Bu sebeple mümtaz bir mevkîi vardı.

Bu nüktede, ilim ve makâmın insan­larda benlik duygusunu tahrîk etmek gibi bir tehlikesinin olduğu bildirilmektedir. Bununla birlikte, bir de Allâh’a itaat için tek başına ilmin kifâyetsizliğine işâret vardır. Şeytan, parlak, du­mansız ateşten yaratılmış olan cin tâifesindendi. Mahdud aklına göre bir kıyas yaptı ve kendisinden yaratıldığı dumansız parlak ateşin, Hazret-i Âdem’in yaratıldığı balçığa üstünlüğünü iddiâ etti. Çünkü kendinde bir varlık ve şeref vehmediyordu. Aslî cevheri itibâriyle daha değerli olan bir menşe’den vücûda gelen ve (kendine göre) daha şerefli olan(!) bir varlığın menşe’ itibâriyle daha dûn (alçak) olan Âdem’e secde etmesini kendisi için zillet addeyledi. Bu keyfiyet de, hakîkate vusûl için aklın kifâyetsizliğine işârettir.

Buradan anlaşıldığına göre Cenâb-ı Hakk’ın emri karşısında kıyas yapılmamalıdır. Nassa aykırı yapılan kıyaslar bâtıldır, fâsittir ve ona îtibâr edilmez. Şeytan işte bu hatâya düşmüştür. Kaldı ki şeytanın iddiâ ettiği, “ateşin topraktan üstünlüğü” bile izâfîdir. Zîrâ toprağın ateşten üstün pek çok yönü de bulunmaktadır. Fakat mühim olan bunları kıyaslamak değil, Hakk’ın emrine itaat etmektir. Şeytan’ın buradaki asıl günâhı Hakk’ın hükmü dışında hüküm koymaya kalkışmasıdır. Nitekim iblîs, Cenâb-ı Hakk’a karşı büyük bir cür’et ve ahmaklık içinde:

“…«Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.» dedi.” (el-A‘râf, 12)[19]

Şeytan, Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın çamurunu gördü, yüceliğini göre­medi. Bu dünyâya âit çamuru seyretti, fakat öteki âleme âit olan mâneviyâtına âmâ oldu. Şeytan’ın bilemediği taraf, insanın “Hakk’ın halîfesi” (halîfetullâh) olma­sıydı. Çünkü o, Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ı nefsinin gözüyle değerlendirmişti. Böylece idrâki, Hazret-i Âdem’in maddesinden öteye geçememişti. Ölçüyü Hak’tan değil, nefsinden almıştı. Bu yüzden şaşırdı, hissiyâtıyla hareket etti. O âna kadar arzusu dışında hissiyâtına dokunan bir teklifle karşılaşmamış olan ve böyle bir imtihân geçirmemiş bulunan iblîs, ilâhî hikmeti kavrayamadı. Nefsinin girdapları arasında boğulup perişan bir şekilde Allâh’a âsî oldu.

İblîs, Hazret-i Âdem’e kendi üstünlüğünü kaybetmemek endişesi ile secdeden kaçınmış, azgın nefsine boyun eğmişti. Ancak bu tavrı ile, korktuğundan daha kötü bir hâle düştü, acı bir şekilde Allâh’ın ona lutfettiği o yüce makamdan kovuldu. Bir zamanlar aralarında büyük bir îtibar sâhibi bulunduğu melek­lerin yanından bedbahtlık çukurlarına yuvarlanarak rezîl oldu. Nitekim iblîs’in isyânı üzerine Allâh Teâlâ:

“«Öyle ise çık oradan! Sen artık kovulmuş (bir şeytan­sın). Muhakkak ki, kıyâmet gününe kadar lânet, senin üzerine olacaktır!» buyurdu.” (el-Hicr, 34-35)

Ayrıca A‘râf Sûresi’nin 13. âyetinde de Allâh Teâlâ iblîs’e:

“«Öyleyse in oradan! Orada büyüklük taslamak senin ne haddine! Çık! Çünkü sen aşağılıklardansın!» buyurdu.”[20]

Böylece şeytan -aleyhillâne-, Hazret-i Âdem’e üstünlük dâvâsı güderken, melekler arasındaki yerini de kaybetti. Hayâtından endişe etti ve Allâh’a yalvararak:

“«Ey Rabbim, o hâlde (varlıkların) tekrar diriltileceği güne kadar bana mühlet ver!» dedi.” (el-Hicr, 36)[21]

İlâhî hikmet îcâbı bu izin kendisine verildi:

“Allâh: «Sen bilinen bir vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin!» bu­yurdu.” (el-Hicr, 37-38)[22]

Evvelce temas etmiş olduğumuz üzere Âdem -aleyhisselâm-’ın şahsiyetinde kıyâmete kadar dünyâya gelecek olan bütün insanlık meknûz olduğundan, insanın tekrîmi keyfiyetinde herkesin bir hissesi vardır. Ayrıca Hazret-i Âdem’in şahsında bütün insanların da, şeytanın düşmanlığına muhâtap olduğu bir gerçektir. Çünkü nefsin sâhip bulunduğu bütün temâyüllerin ortaya çıkmasına kulun imtihânı nokta-i nazarından ihtiyaç vardı. Bunun için de şeytan gibi bir muharrik lâzımdı. Ve beşe­rin cennetten dünyâya tardına sebep olan mâlûm yasak ağaca yaklaşma hâdisesi, şeytanın kı­yâmete kadar insandaki nefsânî temâyülleri ortaya çıkarması için zarûrî idi. Nitekim iblîs de, beşeriyetin nefsânî arzularını canlandırıp tahrîk ederek rûhâniyete engel teşkîl etmektedir. Bu yüzden insanoğlu sürekli teyakkuz ve intibah hâlinde olmak mecbûriyetindedir.

İşte bu hikmetlerle Cenâb-ı Hak, şeytana kıyâmete kadar mühlet vermiştir. Buna mukâbil de, insanlara af kapısını ölüm ânına kadar açık tutmuştur. Fakat kul, bu vesîleyle ağır bir âhiret imtihânına tâbî tutulmuştur. İsrâ Sûresi’nde şeytanın Allâh’tan müsâade istemesi ve Allâh Teâlâ’nın da ona izin vermesi câlib-i dikkat bir üslûbla şöyle anlatılmaktadır:

(İblîs dedi ki: Ey Rabbim!) Şu bana üstün kıldığına bir bak! Yemin olsun ki eğer bana kıyâmet gününe kadar mühlet verirsen, pek azı müstesnâ onun zürriyetini mutlaka hâkimiyetim altına alacağım. Allâh Teâlâ buyurdu ki: Çık git! Artık onlardan kim sana uyarsa hiç şüphesiz ki sizin cezânız tam bir karşılık olarak cehennemdir. Hem onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle (vesvesenle) yerinden oynat; onlara süvârilerinle, yayalarınla elinden gelen her türlü hîleyi yap; mallarda ve evlâdlarda kendilerine ortak ol ve onlara yalan vaatlerde bulun! Zâten şeytan, onlara ancak yalan ve aldatıcı şeyler va’deder.” (el-İsrâ, 62-64)

Bu âyet-i kerîmelerde şeytanın insana çokça musallat olduğu ve tesir ettiği mühim noklara temâs edilmektedir. Buna göre:

– Şeytan ancak gücü yettiği ve hâkimiyeti altına aldığı kimselere vesvese verebilir.

– İnsanı, fıtraten mütemâyil olduğu ve kolayca sapmasını sağlayacak her türlü lağviyât, nefse hitâb eden çalgı ve teğannîlerle aldatır. Âyette geçen “savt” kelimesi “insanı Allâh’a isyâna sevkeden her türlü ses” olarak tefsir edilmiştir.

– Şeytan yalnız başına başaramadığı işlerde zaman ve mekânın îcâbına göre insanlardan ve cinlerden olan taraftarlarını kullanır.

– İnsanları daha çok dünyâ malı ve evlâdlar yoluyla saptırır.

Allâh Teâlâ’nın bu müsâadesi üzerine şeytan, nefsinde bir emniyet hissetti ve büyük bir sû-i edeple isyânının sebebini Cenâb-ı Hakk’a isnâd etmeye kalkışarak:

“Dedi ki: «Öyle ise, beni azdırmana karşılık, yemîn ederim ki, ben de onları saptırmak için Sen’in doğru yolunun üzerine oturacağım… Sonra onlara önle­rinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve Sen, onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın!»” (el-Arâf, 16-17)

(İblîs yine) dedi ki: «Ey Rabbim, beni azdırmana karşılık, ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim (kötülükleri güzel göstereceğim) ve onların hepsini mutlakâ azdıracağım!»” (el-Hicr, 39)

Büyük mutasavvıf Yahyâ bin Muâz (v. 258/872), şeytanın, insanı kandırmak için gösterdiği gayreti şöyle anlatmaktadır:

“Şeytan boş, biz ise meşgulüz; işimiz gücümüz var. O bizi görüyor, biz ise onu göremiyoruz. Biz unutuyoruz, o ise vazîfesini hiç unutmuyor. Ayrıca büyük düşmanımız olan nefs de şeytanın lehine çalışmaktadır.”

Kur’ân-ı Kerîm’de:

“…Şeytanın adımlarını tâkip etmeyin!..” (el-Bakara, 208)

“Şüphesiz ki şeytan size düşmandır; öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi taraftarlarını ancak yakıcı cehennemin ashâbından olmaya dâvet eder.” (Fâtır, 6) buyrularak şeytanın insanlar için büyük ve apaçık bir düşman olduğu belirtilmekte ve onun şerrinden Allâh Teâlâ’ya sığınılması birçok defa tavsiye edilmektedir. Mevzuyla alâkalı âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

(Ey Habîbim!) De ki şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Rabbim! Onların yanımda bulunup (beni saptırmalarından) da Sana sığınırım.” (el-Mü’minûn, 97-98)

“Şeytandan gelen bir vesvese seni tahrik ederse hemen Allâh’a sığın! Çünkü O her şeyi işiten ve her şeyi hakkıyla bilendir. Allâh’tan gerçekten sakınanlar, kendilerine şeytandan gelen bir vesvese dokunduğu zaman, (Allâh’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp derhal hakîkati gören kimseler olurlar.” (el-A’râf, 200-201)

Sığınmadan murâd, korkulan bir şeyden korunmak için bir başkasına dayanmak, onun himâyesine girmek ve ona sarılmaktır. Cenâb-ı Hak, Nâs Sûresi’nde, şeytanın bu ifsâdından korunabilmek için Rab, Melik ve İlâh vasıflarını zikrederek sâdece kendisine sığınılmasını emretmektedir. Çünkü insanları aldatmak için her türlü yolu deneyen ve bütün gayretini sarfeden şeytanın şerrinden koruyabilecek yegâne Kâdir-i Mutlak ancak Allâh Teâlâ’dır.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise şeytandan korunmak için besmeleyi tavsiye ederek şöyle buyurmuştur:

“Kişi evine girerken ve yemek yerken besmele çekerse, şeytan, askerlerine; «Burada ne geceleyebilir ne de yemek yiyebilirsiniz.» der. Eğer o kimse eve girerken besmele çekmezse, şeytan onlara, «Geceyi geçirecek bir yer buldunuz.» der. O şahıs yemek yerken besmele çekmezse şeytan yine askerlerine, «Hem barınacak yer hem de yiyecek yemek buldunuz.» der.” (Müslim, Eşribe, 103)

Şeytanın şerrinden korunmanın bir diğer yolu da ihlâsa sarılmaktır. Âyet-i kerîmelerde:

(Kullarının hepsini azdıracağım.) Ancak onlardan ihlâsa erdirilen kulların müstesnâ!” (el-Hicr, 40)

“Şüphesiz ki Ben’im (ihlaslı) kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin (ve nüfûzun) yoktur! Ancak sana tâbî olan azgınlar müstesnâ.” (el-Hicr, 42) buyrulmaktadır.

İhlâs; ibâdet ve diğer amellerde riyâya yer vermemek, ibâdet ve tâatta gösterişten uzaklaşmak ve kalbin safâsını lekeleyen şeylerden gönlü uzak tutmaktır. Sırf Allâh rızâsını düşünmek, ona göre hareket etmek ve sâdece Allâh için kulluk yapabilmektir. Bu sebeple ihlâs, şeytanın kişiye süslemeye çalıştığı fenâlıklara ve insanları azdırma gayretine engel olan bir zırh vazîfesi görmektedir. Bu hâle vâsıl olabilmek için de kulun kalben seviye kazanması ve mârifetullâhtan hisse alabilme gayreti içinde olması zarûrîdir.

Allâh Teâlâ’yı kalben ve lisânen zikretmek de şeytanın şerrinden masûn kalabilmenin (korunmanın) en müessir âmillerinden biridir. Zikri terk etmek ise şeytanın yanımızdan hiç ayrılmamasına sebep olur. Bütün günahlar hep Allâh Teâlâ unutulunca işlenir. Zîrâ bir insan besmele çekerek günah işleyemez, “Allâh” diyerek haksızlık yapamaz ve bir gönlü incitip ona diken batıramaz. Cenâb-ı Hak bu hakîkati şöyle beyân buyurur:

“Kim Allâh’ın zikrine karşı gözlerini kaparsa (gaflete dûçâr olup zikirden uzaklaşırsa), yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.” (ez-Zuhruf, 36)

Şeytandan korunmanın mühim bir metodu da Allâh’a ve Rasûlü’ne, yâni İslâm’a gönülden râm olabilmek ve îlâ-yı kelimetullâh (Allâh’ın ismini yüceltmek) için bütün gücümüzle gayret göstermektir. Yüce Rabbimiz:

“Ey îmân edenler! Eğer siz Allâh’a (yâni O’nun dînine) yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı (sırât-ı müstakîm üzere) sâbit kılar.” (Muhammed, 7) buyurmaktadır.

Diğer taraftan Allâh Teâlâ’nın emrini terk ederek şeytana tâbî olanların yerinin cehennem olduğu şöyle ifâde buyrulmaktadır:

“Celâlim hakkı için sen ve sana tâbî olanlarla cehennemi dolduracağım.” (Sâd, 85)

“…Kudretime yemin olsun ki, onlardan sana kim uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!” (el-A’râf, 18)

Şu hâlde bize düşen vazîfe, Allâh Teâlâ’nın buyurduğu gibi, şeytanı düşman bilmek ve onun, cehenneme atılmamız için her hîleye başvurmakta olduğunu unutmamaktır.

Rivâyete göre melekler, Hazret-i Âdem’e secdeden başlarını kaldırdıklarında, “Azâzîl” is­miyle bilinen ve çok ibâdet etmekle meşhûr olan cinnîyi, yâni şeytanı, secdeden ka­çınmış ve çirkin bir sûrete dönüşmüş hâlde gördüler. Allâh Teâlâ’nın emrine itaat nîmetine şükür için hep birlikte tekrar secdeye kapandılar.

Secdeden ictinâb ettikten sonra “Şeytan” lakâbını alan Azâzîl, şerrin temsilcisi hâline gelmiştir. O, melek de­ğildi, ateşten yaratılmıştı. Cennette bulunan meleklerin arasındaki bir cinnîydi. Bu yüzden, kendi yaratılışını üstün görmüş ve Hazret-i Âdem’in Allâh’tan bir rûh ta­şıması ve halîfetullâh olması gibi üstünlüklerini kavrayamamıştı. Allâh Teâlâ’nın emrinden gâfil kaldı, nefsânî bir hesâba dûçar oldu. Allâh Teâlâ ondaki bu âcizlik, cehâlet ve gafleti şöyle ifâde buyurur:

“Ben onları (iblîs ve soyunu) ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de bizzat kendilerinin yaratılışına şâhit tuttum. Dalâlete düşenleri kendime yardımcı edinecek değilim.” (el-Kehf, 51)

Diğer bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, kullarını, yaratılış gâyesinden uzaklaşmak sûretiyle şeytan ve avanesini dost edinme gafletinden îkâz ederek şöyle buyurur:

“…İblîs cinlerdendi. Rabbinin emrine karşı çıktı. Şimdi siz, Ben’i bırakıp da onu ve soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zâlimler için bu ne fenâ bir karşılıktır!” (el-Kehf, 50)

Allâh Teâlâ’nın meleklere; “Âdem’e secde edin!” buyurması, aslâ “Âdem’e teabbüd yâni kulluk edin” mânâsına değil, Hazret-i Âdem’in sâhip olduğu istîdadları ve kemâl sıfatlarıyla onlardan daha üstün olduğunu bildirmek içindir. Çünkü Cenâb-ı Hak ona kendi rûhundan üflemiş ve onu imtiyaz sâhibi kılmıştır.

Bir diğer sebep de, “Allâh’ın emrini yerine getirin!” mânâsındadır. Zîrâ bu secde, Hazret-i Âdem’e olmakla birlikte, hakîkatte bizzat Allâh’a itaattir, O’na ibâdettir. Gerçekte Hazret-i Âdem, bu secde emrinde, kıble ve Kâbe durumundadır. Zîrâ Kâbe’ye doğru yönelip secdeye varmak, Kâbe’ye ibâdet etmek değildir. Kâbe, Cenâb-ı Hakk’ın işâret buyurduğu, kullarının ibâdetini disipline eden ve rahmetinin tecellî ettiği bir mekândır.

HZ. HAVVA (A.S.) NASIL YARATILDI?

Hazret-i Havvâ’nın, Âdem -aleyhisselâm-’dan yaratılışı ile alâkalı âyet-i kerîmelerde Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:

“Ey insanlar! Sizi tek bir nefsten (Âdem’den) yaratan, ondan da eşi (Havvâ’yı) yaratarak (yeryüzünde) ikisinden birçok erkek ve kadın var eden Rabbinizden sakının!..” (en-Nisâ, 1)

“Sizi tek bir nefsten (Âdem’den) yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşi (Havvâ’yı) yaratan O’dur…” (el-A’râf, 189)

Evvelce çeşitli vesîlelerle îzâh edilmiş olduğu üzere ezelde tek olan varlık, Cenâb-ı Hakk’ın kendisiydi. O’nun bilinmeyi murâd etmesi sebebiyle varlıklar ço­ğalmış, kesret âlemi denilen bu âlem vücûda gelmiştir. Bu, Allâh Teâlâ’nın kendi­sinin bilinmesine muhabbet etmesi sebebiyledir. Bundan dolayı, her varlığın yaratılış sâikı muhabbettir; husûsiyle Cenâb-ı Hakk’ın Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duyduğu muhabbettir. Bu hakîkate bir hadîs-i kudsîde işâret edilmiştir.[23]

Bu keyfiyet Âdem -aleyhisselâm- için de mevzuubahistir. Ancak bu muhabbet ve iştiyâkın kâmil hedefi, aslına, yâni ihlâsla kulluk yaparak Rabbine dönme temâyü­lüdür. Buna ise bir nevî hazırlık safhası kabîlinden bir başlangıç lâzımdı.

Vahdeti yalnız kendisine münhasır kılan Allâh Teâlâ, bundan dolayı her var­lığı, mukâbil cinsiyeti ile birlikte çift yaratmış ve onlara birbirlerine karşı bir meclûbiyet ilkâ etmiş, aralarına bir câzibe koymuştur. Nitekim bu kâinât, zerrelerin, tânelerin, hücrelerin, bitkilerin, hayvan­ların, insanın ve maddenin, hattâ atom içindeki elektron ve proton gibi esrârlı unsur­lara kadar bütün eşyânın karakterlerine göre husûsî ve acâib bir çift yaratılış kânû­nuna tâbîdir. Nitekim âyet-i kerîmede:

 “Biz her şeyi çift çift yarattık. Umulur ki ibret ve öğüt alırsınız.” (ez-Zâriyât, 49) buyrulmaktadır. Bu, aynı zamanda varlığın aslına yâni Rabbine dönme meylinin tatmîni için de zarûr­îdir. Yâni kesret âlemi olan dünyadan, geldiği yer olan vahdet âlemine dönmek, hem tabiî ve hem de mecbûrî bir temâyüldür. İşte o vahdete bir köprü ve zemîn teşkîl etmek üzere, mukâbil cinsler arasında birbirlerine temâyül fıtrîdir. Aynı zamanda Allâh Teâlâ, bu keyfi­yeti, nesillerin devâmına da vesîle kılmıştır.

Diğer taraftan Allâh’tan gelen insan, O’ndan uzak olduğu nisbette gur­bette demektir. Gurbet; yalnızlığı, çâresizliği, bunun neticesi olan melâli ve hüznü îcâb etti­rir, insanda bir avunma ve tesellî ihtiyâcı doğurur. Bu sebepten: “Yalnızlık Allâh’a mahsûstur!” denilmiştir. O’ndan gayrısının tesellî ve ilgiye ihtiyâcı vardır. Bütün bu fıtrî husûsiyetler, -cennet, bütün güzelliklerle dolu olduğu hâlde- Âdem -aleyhisselâm-’ın kendi cinsinden bir eş yaratılmasını istemesini gerekli kıl­mıştır. Böylece Leylâlar’la muhabbetin, nihâyette onları aşıp Mevlâ’ya intikâli sağ­layıcı bir köprü olma keyfiyeti gerçekleşmiştir. Bunun içindir ki, Leylâlar ile başla­yan muhabbet mâcerâsı, Mevlâ’da sükûn bulduğu nisbette mânâ kazanır. Aksi hâlde Leylâlar putlaşır, çetin imtihan kaybedilerek dünya bir aldanış mekânı hâline gelir. Leylâ, bir semboldür; îcâbında bir kadındır, makamdır veya paradır. An gelir nefsin diğer temâyüllerinden herhangi biri olabilir. Bu durumda kişi nefsini âdeta ilâh edinir.

İşte bütün bu sebeplerle Cenâb-ı Hak, Âdem -aleyhisselâm-’a kendisiyle huzur ve sükûn bulacağı bir eş yaratmayı murâd etti. Bunun üzerine onun sol alt kaburga kemiğinden (eğe kemiğinden) bir filiz gibi, kendi nev’inden olan Hazret-i Havvâ’yı yarattı.

İbn-i Abbâs ve İbn-i Mes’ud -radıyallâhu anhümâ-’dan gelen bir rivâyete göre iblîs cennetten çıkarılıp Âdem -aleyhisselâm- oraya yerleştirildikten sonra, orada kendisiyle huzur bulacağı bir eşi olmaksızın yalnızca dolaşıyordu. Bu nîmetlere rağmen Rabbinden bir eş talebinde bulundu. Birgün uykusundan uyandığında başucunda sol eğe kemiğinden yaratılmış bir hanım gördü ve ona:

“–Sen kimsin?” diye sordu. O da:

“–Bir kadınım.” dedi. Âdem niçin yaratıldığını öğrenmek isteyince de:

“–Allâh beni, senin benimle huzur ve sükûna ermen için yarattı.” dedi.

Canlı, hayat sâhibi mânâsına gelen Havvâ’ya bu isim, “hayy” yâni “diri” olan Âdem’den yaratılmış olmasından dolayı verilmiştir. (Taberî, Târih, I, 103-104)

Buhârî’nin nakline göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kadınlara iyilikle muâmele edin, zîrâ kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri kısmı üst tarafıdır. Onu düzeltmeye çalışırsan kırılır, kendi hâline terkedersen, devamlı eğri kalır. O hâlde kadınlara karşı iyi davranın.” (Buhârî, Enbiyâ, 1) buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak, kadını duygu bakımından erkeğe göre daha zengin yaratmıştır. Âyet-i kerîmede çocuğun yaratılışının başlangıcı beyân edilirken, erkekten gelen kısmın “sulb: bel kemiği” civârından, kadından gelen kısmın ise “terâib: kalbin yakınında bulunan ve bir his merkezi olan göğüs kemikleri” arasından çıktığı bildirilmektedir.[24] Bu, kadının zengin bir hissiyat dünyasına sâhip olduğuna işâret etmektedir. Bu duygu ve his zenginliği, kadına Allâh’ın yüklediği bir temel vazîfenin îcâbıdır ki o da, neslin muhâfazası ve terbiyesidir. Bu sebeple onlara iyi davranılmalıdır. Baba, evlâda anne gibi bakamaz; altını değiştiremez, onun için uykusunu terk edemez. Evlâd sele kapılsa anne arkasından kendisini fedâ ettiği hâlde, erkek bunu yapamaz. Anne devamlı evlâdının çilesi, kaygısı ve muhabbeti içinde yaşar. Onu dokuz ay karnında, iki yıl kucağında, bir ömür boyu ise kalbinde taşır. Evlâd yemese, içmese annenin huzuru kaçar. O ağlarsa anne de ağlar. Bu sebeple anne hakkı ödenemez.

Cenâb-ı Hak, Havvâ anamızı yarattıktan sonra şöyle buyurdu:

“Ey Âdem! Sen ve zevcen, cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyin! Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zâlimlerden olursunuz.” (el-A’râf, 19)

Böylece eşref-i mahlûkât olan insanın hayat ve imtihan mâcerâsı başlamış oldu.

CENNET HAYATI

Allâh Teâlâ, Hazret-i Âdem ve Havvâ -aleyhimesselâm-’ı yarattıktan sonra onların her türlü nîmetlerle dolu cennette yaşamalarına, yasak ağaç dışında cennetin nîmetlerinden istedikleri şekilde istifâde etmelerine müsâade etti. Ayrıca iblîs’in kendilerine apaçık düşman olduğunu haber verdi. Bu ilâhî îkaz âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:

“Ey Âdem, dedik. Bu (şeytan) hem senin için hem de zevcen için (apaçık) bir düşmandır. Sakın o sizi cennetten çıkarmasın; sonra bedbaht olur, çok sıkıntı çekersin!” (Tâhâ, 117)

Onlar, cennette rahat ve müreffeh bir hayat sürmekteydiler. Âyet-i kerîmede bu durum şöyle bildirilmektedir:

“Sen burada ne acıkırsın ne de çıplak kalırsın. Burada ne susuz kalırsın ne de sıcaktan bunalırsın!” (Tâhâ, 118-119)

Hazret-i Âdem ile Havvâ -aleyhimesselâm- bu minvâl üzere cennette yaşayıp giderken şeytan onların zayıf duygularını ve ebedîliğe karşı olan hırslarını kullanarak yasak ağaçtan yemelerine sebep olmuştur.

HZ. ADEM VE HAVVA (A.S.) YERYÜZÜNE NEDEN İNDİRİLDİ?

Allâh Teâlâ’nın kullarını imtihân etmesi, O’nun Hazret-i Âdem’i yaratmasıyla birlikte tatbîk mevkîine koyduğu bir murâd-ı ilâhîsidir.

Bilebildiğimiz kadarıyla ilk önce melekler, Hazret-i Âdem’e secde ile emredildikleri zaman imtihân edilmiş oldular. Bütün melekler bu imtihânı kazandılar. Çünkü onlarda aksine hare­keti îcâb ettiren nefsânî temâyül mevcut değildi. Şeytan ise isyân etti. Çünkü o, nefse mâlik olan cinnîler tâifesindendi.

Allâh -celle celâlühû-, melekleri ve şeytanı Hazret-i Âdem ile imtihân ettikten sonra da Âdem -aleyhisselâm- ve hanımı Havvâ’yı iblîs ile imtihâna tâbî tuttu. İblîs’e de bunun için fırsat verdi. Allâh -celle celâlühû- cennetteki bir ağaca yak­laşmayı Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havvâ’ya yasaklamıştı.

İnsanın, Allâh’ın emrine tâbî olmasını engellemeye çalışan nefs, onunla ilk mücâdelesine, şeytanın vesvesesiyle cennette başladı. Bâzı rivâyetlerde Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın yasak ağaca yaklaşmasında Hazret-i Havvâ’nın tesirinin bulunduğu nakledilmiştir.

Kadınlar, Cenâb-ı Hakk’ın erkeğe göre daha hassas ve câzip olarak yarattığı nâzik varlıklardır. Bu sebeple tesir altında kalmaları daha kolaydır. Şeytan, hem Âdem -aleyhisselâm-’ı hem de zürriyetini, kadınların bu husûsiyetlerinden istifâde ederek kandırmaya çalışmış ve bunda da ekseriyetle muvaffak olmuştur. Nitekim günümüzde ictimâî hayatın, siyâsî, iktisâdî ve ticârî bütün yönlerinde kadının reklam ve propaganda vâsıtası olarak kullanılması, bunun en bâriz misâlidir. Kadın bir yönüyle zînet ve sükûn kaynağı olduğu gibi, diğer yönden de büyük bir imtihan vesîlesidir. Ancak insanın dünya ve âhiretteki saâdeti de yine kadına bağlıdır. Nitekim Sevbân -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“…Altın ve gümüşü biriktirip de bunları Allâh yolunda sarfetmeyenlere acıklı bir azâbı müjdele!” (et-Tevbe, 34) âyeti nâzil olduğu zaman biz, Efendimiz’le birlikte seferde bulunuyorduk. Sahâbeden bâzıları:

“–Altın ve gümüş hakkında inecek olan indi. (Artık bir daha onları biriktirmeyiz.) Keşke hangi şeyin daha hayırlı olduğunu bilsek de ondan biraz edinsek?” dediler.

Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu cevâbı verdi:

“–Sâhip olunan şeylerin en fazîletlisi zikreden bir dil, şükreden bir kalb ve kocasının îmânına yardımcı olan sâliha bir zevcedir.” (Tirmizî, Tefsir, 9/9)

Diğer hadîs-i şerîflerde ise şöyle buyrulmaktadır:

“Mü’min, Allâh’a takvâdan sonra en çok sâliha bir zevceden hayır görür. Böyle bir kadına emretse itaat eder, ona baksa sürûr duyar, bir şeyi yapıp yapmaması husûsunda yemin etse, kadın bunu yerine getirerek yeminini bozmaktan onu kurtarır, ayrılıp uzak bir yere gitse, kadın hem kendi namusu ve hem de adamın malı husûsunda hayırhah ve dürüst olur.” (İbn-i Mâce, Nikâh, 5/1857)

“Dünya, kendinden faydalanılan nîmetlerle doludur. Bu nîmetlerin en hayırlısı ise sâliha kadındır.” (Müslim, Radâ, 64; Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)

Bu yüzden Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Bakara Sûresi’nin 201. âyetinin umûmî mânâsının yanısıra şöyle de tefsir edilebileceğini ifâde etmiştir:

“Âyette zikredilen “Rabbimiz bize dünyâda iyilik ver.” kısmı “Rabbimiz bize dünyada sâliha kadın ver.” “Âhirette de iyilik ver.” kısmı “Âhirette de hûru’l-ıyn (cennet hûrileri) ver.” “Bizi cehennem azâbından koru.” kısmı ise “Bizi kadınların hîle ve tasallutundan muhâfaza buyur!” anlamındadır.” (Ali el-Kârî, Mirkât, VI, 265)

ŞEYTAN HZ. ADEM VE HAVVA’YI (A.S.) NASIL KANDIRDI?

Şeytan -aleyhillâne-, vazî­fesi mûcibince Hazret-i Âdem ve Havvâ’yı kandırabilmek için türlü hîlelere başvurmaktaydı. Bunlar âyet-i kerîmelerde şöyle beyân buyrulmaktadır:

“Sonunda şeytan ona vesvese vererek: «Ey Âdem! Sana ölümsüzlük ağacının ve yok olmayacak bir mülkün yolunu göstereyim mi?» dedi.” (Tâhâ, 120)

“Derken şeytan, onların örtülü olan mahrem yerlerini açmak için ikisine de vesvese verdi: «–Rabbiniz, ancak melek olmayasınız veya (cennette) ebedî kalıcılardan olmayasınız diye sizi bu ağaçtan menetti.» dedi. Ve: «–Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim.» diye ikisine de yemîn etti. Böylece onları hîle ile aldattı. (Onlar) ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladı­lar.[25] Rableri onlara: «–Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim? Şeytanın size apa­çık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?» diye nidâ etti.” (el-A’râf, 20-22)

Hazret-i Âdem ve Havvâ’nın yasak ağaca yaklaşması, onların nefs engeli ile karşı karşıya bulunmaları sebebiyle idi. Çünkü elde edilen neticenin değeri, ona ulaşmak için aşılan meşakkatler nisbetindedir. Nefs, kendisine tâbî olunduğu zaman, felâket se­bebi iken, terbiye edilip itaat altına alındığında kazanç kaynağı olur. Bundan dolayı:

“Nefsiniz sizin binek atınızdır! Ona rıfk ve mülâyemetle muâmele ediniz.” denilmiştir.

İşin hulâsası şudur ki, yegâne fâil-i mutlak olan Allâh Teâlâ, küllî irâdesiyle, beşere cüz’î irâde vermiş ve neticeyi bu irâdenin kullanılmasına göre şeref veya hüsrân olarak tak­dîr buyurmuştur. Sebeplerin tahakkuk şartlarını da buna göre düzenlemiştir. Bunun için bizler, O’nun lutfu olan cüz’î irâdemizi emrolunduğumuz gibi kullanmak ve O’nun kahrından korkup lutfuna sığınmakla mükellefiz.

Şeytanın kendilerinden âdeta öç almak için yapmış olduğu hîleye kanan Hazret-i Âdem ile zevcesi Hazret-i Havvâ, o andan sonra büyük bir pişmanlıkla hemen İblîs’i terk ettiler. Meleklerin yolunu tercîh ederek Rablerinden telakkî ettikleri kelimelerle tevbeye yönelip[26] O’na şöyle yalvardılar:

“…Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer Sen bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlakâ ziyân edenlerden oluruz.” (el-A’râf, 23)

Cenâb-ı Hak onların tevbesini kabul buyurdu, fakat pek çok ilâhî hikmete mebnî olarak onların yeryüzüne inmesini murâd etti ve:

“«Birbirinize düşman olarak[27] (yeryüzüne) inin! Sizin için yeryüzünde bir müddet yerleşme ve faydalanma vardır. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksı­nız!» buyurdu.” (el-A’râf, 24-25)

Cenâb-ı Allâh, tevbelerini kabul buyurduğu Hazret-i Âdem ile Havvâ’ya ve onların nesillerine, kurtuluş yolunu şöylece göstermekteydi:

Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise bahşettik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır…” (el-A’râf, 26)

Bu âyette, insanın ayıplarını ve eksiklerini örtmede zâhirî giysilerin yeterli olmadığına, esas elbisenin, kalbi menfî duygu ve düşüncelerden koruyup kulun Allâh’a karşı mes’ûliyetini idrâk etmesini sağlayan “takvâ elbisesi” olduğuna işâret edilmektedir. Diğer bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, üstünlüğün ancak kalblerdeki takvâ ile mümkün olabileceğini bildirmektedir:

“…Şüphesiz ki Allâh indinde sizin en kıymetliniz, takvâ bakımından en üstün olanınızdır…” (el-Hucurât, 13)

Allâh Teâlâ, A’râf Sûresi’nin 27. âyetinde kullarını şöyle îkâz etmektedir:

“Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana ve babanıza (vesvese vererek) avret yerlerini kendilerine gös­termek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın! Çünkü o ve arkadaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görmektedirler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.”

HZ. ADEM’İN (A.S.) DÜNYAYA GÖNDERİLMESİNİN HİKMETLERİ

Cenâb-ı Hak, insan neslinin atası olan Âdem -aleyhisselâm-’ı mahlûkâtın en mükerremi kılarak cennette yaratmıştır. Ancak yasaklanan ağaca yaklaşması neticesinde aslî vatanı olan cennetten çıkarılıp bir imtihan âlemi olan dünyaya gönderilmiştir. Bunun bâzı hikmetleri şöyle sıralanabilir:

1. Âdem -aleyhisselâm- ve Havvâ vâlidemizden teselsül edecek olan insan zürriyetinin yer­yüzünde hayat sürmeleri murâd edilmiştir.

2. İçinde yaratıldıkları cennet nîmetlerinin kıymetini bilip tekrar o nîmetlere kavuşma ümîdiyle bir imtihan yeri olan dünyada sâlih amellere koşmaları istenmiştir.

3. Âdem -aleyhisselâm-’ın zürriyeti içinde cennete lâyık olmayıp cehenneme müstahak olan kimselerin bulunması ve bunların sâlihlerden tefrîk edilmesi istenmiştir.

4. İnsanın Allâh’ın irâdesini ve ahkâmını yeryüzünde tatbîk ve orayı îmarla mükellef bir halîfe kılınması murâd edilmiştir.

5. Mâhiyetini insan aklının çözemeyeceği bir kader sırrıdır.

İNSANIN ZAYIF YÖNLERİ – İnsanın Zaafları

Cenâb-ı Hak, insan fıtratına fücûr ve takvâ tohumlarını ekmiş ve ona her iki alanda da terakkî ve tedennî imkânı sunmuştur. Bu bakımdan insan hâlet-i rûhiyesinin müsbet ve menfî olmak üzere iki vechesi bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de insanı nefsin vartalarına düşmekten korumak, onu hayra ve takvâya istikâmetlendirmek için daha ziyâde insan psikolojisinin zaaf noktalarına temâs edilmiştir.

1. İnsan Çok Zâlim ve Câhildir

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar, bunu yüklenmek­ten çekindiler, (mes’ûliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim (ve) çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)

Âyet-i kerîmede geçen “emânet” umûmiyetle insanın Rabbine karşı mes’ûliyetini yâni dînî emirleri yerine getirmekle mükellef olmasını ifâde eder. İnsan bu emâneti “akıl” ve bunu kullanma kâbiliyeti olan “irâde” melekesiyle îfâ edecektir. Sâdece insana tevdî edilen bu emânet, onu diğer bütün mahlûkâttan ayıran vasıftır. İnsanın dünya hayatında imtihâna tâbî tutulması da, bu emânetin kendisine tevdî edilmesi sebebiyledir.

Âyet-i kerîmede emânetin yerlere, göklere ve dağlara teklif edilmesi, onların da bu teklîfi reddetmesi, cemâdât olarak bildiğimiz varlıkların bile emânetin mükellefiyetinin ağırlığını fark edebilecek bir şuura sâhip olduğunu göstermektedir.

“Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik Allâh korkusundan onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misâlleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz.” (el- Haşr, 21) âyet-i kerîmesinden de anlaşıldığı gibi cemâdâttan olan dağlar bile ilâhî emirlere karşı hissî ve fiilî aksülamellerde bulunabilecek varlıklardır.

Cenâb-ı Hak, insanın çok zâlim ve çok câhil olduğu için mes’ûliyetten korkmadığını ve “emânet”i yüklendiğini bildiriyor.

Zulmün zıddı “adl”dir. Adl, aynı zamanda amel-i sâlih mânâsında kullanıldığından, zulme düşmemek için bolca sâlih amel işlemeye gayret etmek gerekmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Asr Sûresi’nde insanın hüsrandan kurtulması için sâlih amel sâhibi olmasının zarûretinden bahseder.

Cehlin zıddı ise “ilim”dir. İlim de zâhirî ve bâtınî olmak üzere iki çeşittir. İmâm Gazâlî -kuddise sirruh-, hakîkî ilmin bu iki çeşit ilmi cem etmeye bağlı olduğunu şu şekilde ifâde etmektedir:

“Hakîkî âlimler, yâni peygamber vârisleri, zâhirî ve bâtınî ilimleri cem eden âlimlerdir!”

Cenâb-ı Hak diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibâdet eden, âhiret azâbından sakınan ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir? (Rasûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak selîm akıl sâhipleri ibret ve öğüt alır.” (ez-Zümer, 9)

Zemahşerî, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle der:

“Allâh Teâlâ bilenler ifâdesiyle tâat ve ibâdet eden kimseleri, bilmeyenler ifâdesiyle de böyle olmayan kimseleri kasdetmiştir. Böylece kânitleri, yâni tâat ve ibâdet edenleri âlimler saymıştır ki bununla, ameli olmayanın gerçek âlim olmayacağına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla bu âyette ilimleri az olup sonra da itaat ve ibâdette bulunmayan, hem de o ilimlerine aldanarak dünya husûsunda fitneye düşen kimseler için büyük bir ayıplama vardır. O hâlde bunlar Allâh katında câhil kimselerdir.” (Keşşâf, V, 156)

Âyet-i kerîmeler muktezâsınca, “amel-i sâlih” sâhibi olup zâhirî ve bâtınî ilmimizi irfâna dönüştürebildiğimiz nisbette “zalûm” ve “cehûl” sıfatlarından kurtulmuş oluruz. Yâni bu mânevî hastalıkları tedâvî etmek için ilmî sermâyenin yanında kalbî sermâye de lüzumludur.

Ayrıca yukarıdaki âyet-i kerîmelerde Allâh -celle celâlühû-, insanın, ilâhî esrâr ve azametten gâfil olarak yaşaması netîcesinde dûçâr olacağı bedbahtlığı da bildirmektedir.

Sûfîlere göre, insanın öz sıfatı bilgisizliktir. Âyet-i kerîmede cehûl (çok câhil) buyrulması buna bir delîldir. Mutlak ilim, yalnız Allâh’a mahsustur. Nitekim Cenâb-ı Hak:

“…Size ancak az bir ilim verilmiştir.” (el-İsrâ, 85) buyurur. Buna mukâbil Cenâb-ı Hakk’ın ilminin nihayetsizliğini ve azametini ifâde eden şu âyet-i kerîme ne müthiştir:

“Eğer gerçekten yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de (mürekkep olup) arkasından yedi deniz daha ona eklense, Allâh’ın kelimeleri (yazılmakla) tükenmez. Muhakkak ki Allâh Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Lokman, 27)

Şu hadîs-i şerîf de bu hakîkati açıkça beyân etmektedir:

“Hı­zır -aley­his­se­lâm-’ın, Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’a acâip, ga­râ­ip ve hik­me­ti meç­hul hâ­di­se­ler gös­ter­di­ği se­ya­hat es­nâ­sın­da bir ser­çe ku­şu ge­le­rek bin­dik­le­ri ge­mi­nin ke­na­rı­na kon­du. Son­ra de­niz­den ga­ga­sıy­la su al­dı. Hı­zır -aley­his­se­lâm-, bu man­za­ra­yı Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’a gös­te­re­rek şu teş­bih­te bu­lun­du:

«–Al­lâh’ın il­mi ya­nın­da se­nin, be­nim ve bütün mahlûkâtın ilmi, şu ku­şun de­niz­den ga­ga­sıy­la al­dı­ğı su ka­dar­dır.»” (Bu­hâ­rî, Tef­sîr, 18/4)

Âlimler bu ve benzeri naslardan hareketle şöyle bir netîceye varmışlardır:

İnsanların ilmi, evliyâullâhın ilmi yanında deryâdan bir katre; evli­yâullâhın ilmi, peygamberlerin ilmi yanında deryâdan bir katre; peygamberlerin ilmi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilmi yanında deryâdan bir katre ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ilmi de Allâh’ın ilmi yanında deryâdan bir katre mesâbesindedir.

Ancak, verilen bu az ilimle amel edilip takvâya vâsıl olunabilirse, Allâh’ın lutfu ve ihsânıyla kul, ârif hâle gelir. Böylece mârifetten, yâni Allâh’ı hakkıyla ta­nıyabilmekten hisse almaya başlar ve ona esrâr-ı ilâhî açılır. Nitekim âyet-i kerîmede:

“…Allâh’tan ittikâ edin, Allâh size (ihtiyâcınız olan şeyleri) öğretir…” (el-Bakara, 282) buyrulur.

Müfessir Kurtubî, bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şu açıklamayı yapmaktadır:

“Bu âyette Allâh’tan ittikâ edenlere bizzat Allâh’ın ilim öğreteceği va’di vardır. Yâni takvâ sâhibi olan kulun kalbine Cenâb-ı Hak, kendisiyle hakîkatleri idrâk edeceği ve hakla bâtılı ayırabileceği bir nûr ihsân eder.” (Kurtubî, III, 406)

Ha­dîs-i şe­rîf­te de bu mânâyı te’yîden:

“Öğ­ren­dik­le­riy­le amel ede­ne Al­lâh Te­âlâ bil­me­dik­le­ri­ni öğ­re­tir.” (Ebû Nu­aym, Hil­ye­tü’l-Ev­li­yâ, X, 15) buyrul­muş­tur.

2. İnsan Acelecidir

Allâh Teâlâ insan psikolojisinin bu husûsiyetini şöyle beyân buyurmaktadır:

“İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır…” (el-Enbiyâ, 37)

“İnsan, hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan çok acelecidir!” (el-İsrâ, 11)

İnsan hayrı istediği gibi, şerri de ister ve yaptıkları ile onu dâvet eder. Bunun sebebi insanın pek aceleci olmasıdır. Sabır ve tahammül zor geldiği için sonra olacak şeyin vaktinden önce hemen olmasını taleb eder. Bu davranış ise zaman zaman istenmeyen bir netice ile sonuçlanır. Nitekim Mecelle’de: “Kim bir şeyi vaktinden evvel isti’câl eyler ise mahrûmiyetle cezâlandırılır.” Yâni bir şeyin vaktinden önce acele olarak gerçekleşmesini isteyen kimse, o şeyden mahrum edilmek sûretiyle cezaya dûçar kılınır, denilmiştir.

İnsanın aceleci vasfının bir tezâhürü de onun kolay elde etme iştihâsında olmasıdır. Zîrâ o âhiret saâdetini, dünyada yaşamak ister. Bu sebeple insanların birçoğu âhireti bırakır da dünyaya meyleder. O büyük âhiret mükâfâtına ehemmiyet vermediği gibi o acıklı azâbı da düşünmez. Aceleciliğinden dolayı hayır ve şerri birbirinden ayırmadığı için âkıbetini hesâba katmaz. Âyet-i kerîmede insanın bu aldanışı şöyle beyân buyrulur:

“Hayır! Doğrusu siz âcil olan dünya hayatını seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.” (el-Kıyâme, 20-21)

Gerçekten insan, öfkelendiği, bir sıkıntıya düştüğü ve güçlüklerle karşılaştığı zaman, muhâtaplarına çok ko­laylıkla bedduâ edebilmektedir. Hâlbuki bu zor ve güç durumlardan sabır ve me­tânetle kurtulmaya çalışmak gerekir. Ancak aceleci yapısı ile insan, böyle durum­larda ümitsiz ve kötümser bir hâlet-i rûhiye içinde, bâzen de teessürünün çokluğundan:

“Allâh’ım, cânımı al da, beni bu sıkıntıdan kurtar!” gibi sözlerle kendisi için bedduâ eder ki, bunlar aslâ doğru değildir.

Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son derece zayıflamış bir hastayı ziyâret etti ve:

«–Allâh’a bir şey için duâ ediyor muydun veyâ O’ndan bir şey istiyor muydun?» diye sordu. Hasta şöyle cevap verdi:

«–Evet. Allâh’ım! Bana âhirette vereceğin cezayı bu dünyada hemen peşin olarak ver, diye duâ ederdim.»

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

«–Sübhânallâh! Senin buna gücün yetmez. Şöyle duâ etseydin olmaz mıydı?: Allâh’ım! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından koru!»

Bunun üzerine adam bu duâyı yaptı ve şifâ buldu.” (Müslim, Zikir, 23/2688; Tirmizî, Deavât, 71/3487)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîslerinde şöyle buyurmuştur:

“Başına bir musîbet geldi diye hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Mutlaka böyle bir şey temennî etmek zorunda kalırsa: «Allâh’ım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür.» desin.” (Buhârî, Merdâ, 19; Deavât, 30; Müslim, Zikir, 10, 13)

Bundan dolayı mü’minler, bedduâ etmemeli, sabır ve ihtiyat ile hayra nâil olmak için duâ etmeli, faydalı hizmetleri yapmaya çalışıp hayra dâvet etmelidir. Âyet-i kerîmede tavsiye buyrulduğu üzere:

“…Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından muhâfaza eyle.” (el-Bakara, 201) diye niyazda bulunmalıdır.

3. İnsan Menfaatine Çok Düşkündür

İnsanın bu vasfını anlatan bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şâyet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler.” (er-Rûm, 36)

Aslında Allâh’ın lutuf ve rahmetiyle sevinmek men edilmemiş, aksine emredilmiştir.[28] Fakat bu sevinçten maksat, nîmet vereni tanıyarak, hamd ve şükrünü idrâk ederek sevinmektir. Burada ise nîmet vereni hesâba katmayıp sadece nîmete güvenerek şımarıp hevâlarına uyan kimselerin hâli açıklanmaktadır. Nitekim Kur’ânî ifâdeyle:

“…Sakın şımarma! Muhakkak ki Allâh şımaranları sevmez.” (el-Kasas, 76) buyrulmaktadır. Böyle kimseler ibâdet etseler bile, dünya menfaati için ederler. Sırf nîmete güvendikleri için kendi yaptıkları şeyler sebebiyle başlarına bir fenâlık gelse derhal ümitsizliğe düşerler. Allâh’ın rahmetinden tamamen ümit keserler. Çünkü teslîmiyetleri, Bâkî olan Allâh’a değil, fânî şeyleredir. İnsanın menfaat-perestliği âyet-i kerîmede ne güzel tasvir edilir:

“İnsanlardan kimi Allâh’a (şüphe ve tereddüt içinde) yalnız bir yönden kulluk eder: Kendisine bir iyilik dokunursa, buna pek memnun olur; bir de musîbete uğrarsa, çehresi deği­şir (dînden yüz çevirir). O, dünyâsını da, âhiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyânın ta kendisidir.” (el-Hacc, 11)

Kimi insan da, nefsânî arzulardan kurtulamadığı için kendi zâviyesinden Allâh’a ibâdet eder; gönülden ve içten gelerek değil, belli bir maksat için gâfilâne bir şekilde dindarlık eder. Böyle kimselerde zikir dilde kalmış, kalb mahfazasına yerleşmemiştir. O kişi eğer kendisine bir iyilik gelirse sevinir, bir belâ geldiğinde ise hakîkatten yüz çevirir.

4. İnsan Allâh’a Karşı Pek Nankördür

Âyet-i kerîmede:

“Şüphesiz ki insan Rabbine karşı pek nankördür. Elbette buna kendisi de şâhittir.” (el-Âdiyât, 6-7) buyrulmaktadır.

İsrâ Sûresi’nde geçen şu âyetler ise gâfil insanın bu husûsiyetini canlı bir şekilde anlatarak, bu tiplerin rûh hâllerinin içinde bulundukları şartlara göre nasıl değişkenlik arzettiğini şöyle ifâde etmektedir:

“Denizde başınıza bir musîbet geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıkları­nız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski hâlinize) döner­siniz. İnsanoğlu çok nankördür. O’nun, sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden, yahut başınıza taş yağdırmayacağından emîn misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız. Yahut O’nun, sizi bir kez daha oraya (denize) gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emîn misiniz? Sonra, bundan dolayı kendinize (intikâmınızı almak için) bizi arayıp soracak bir destekçi de bulamazsınız.” (el-İsrâ, 67-69)

Diğer bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyrulur:

 “Fakat insan, Rabbi kendisini imtihan edip ikramda bulunduğu ve nîmet verdiği zaman «Rabbim bana ikram etti.» der. Onu imtihân edip rızkını daralttığında ise «Rabbim beni tahkir etti, önemsemedi.» der.” (el-Fecr, 15-16)

Yüce Rabbimiz kulunu, sabrı nisbetinde mükâfâtlandırmak üzere her an imtihan etmektedir. Bu esnâda rızkı daraltılan, sıkıntılara mübtelâ olan pek çok insan, bunun ilâhî hesapta bir kolaylık, âhirette büyük bir ecir olacağını, dolayısıyla ilâhî bir ikram ve muhâfaza olduğunu düşünmeden; “Rabbim bana hor baktı, beni küçümsedi” diye gücenir. Rabbinin üzerindeki nîmetlerini düşünemez hâle gelir. Rızık az da olsa yine onun şükrünün edâ edilmesi gerektiğini ve azın kıymetini bilmeyenin, çoğun kıymetini de bilemeyeceğini idrâk edemez. Rabbinin bunlar vesîlesiyle kendisini imtihan etmekte olduğunu aklına getirmez. Hâlbuki Cenâb-ı Hak:

“…Sizi bir imtihan olarak şerle de hayırla da deneriz…” (el-Enbiyâ, 35) buyurmaktadır. İnsan bu durumun şuurunda olmazsa bu menfî duygular nihâyette onu küfre kadar sürükleyerek kendisini yaratan Yüce Rabbine karşı hasım hâline bile getirebilir. Çünkü onun nazarı fazîlete değil, dünyanın gelip geçen boş sevdâlarına yönelmiştir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

(Allâh) insanı bir nutfeden yarattı. Bir de bakarsın ki o, Rabbine karşı açık bir hasım kesilmiştir!” (en-Nahl, 4)[29]

5. İnsan Harîs ve Cimridir

İnsanın cennetten çıkarılmasında büyük payı olan bu mezmum sıfatlar, terbiye edilmediğinde dünya ve ukbâ hayatı için en büyük tehlikelerden biri hâline gelir. Rabbimiz bu nevî sıfatların mü’minde olmasını istememektedir. Cenâb-ı Hak bu hususta kullarını îkâz ederek şöyle buyurur:

“Hayır! Doğrusu siz, yetîme ikrâm etmiyorsunuz; yoksulu yedirmeye birbiri­nizi teşvîk etmiyorsunuz! Haram helâl ayırmaksızın mîrâsı hırsla yiyorsunuz. Malı aşırı derecede seviyorsunuz!” (el-Fecr, 17-20)

“Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır. Kendisine fenâlık dokunduğunda, sızlanır, feryâd eder, ona imkân verildiğinde ise cimrileşir, pinti kesilir.” (el-Meâric, 19-21)

“Gerçekten insan dünya malına son derece düşkündür, onu çok sever.” (el-Âdiyât, 8)

Âyet-i kerîmede dünya malı için “hayr” tâbirinin kullanılmasının sebebi, insan fıtratının ona meyletmesi, çoğu insanın dünya menfaatinden dolayı onu mutlak hayır zannetmesidir ki, âyette bu zan kötülenmiştir. Yâni insan, mal ve serveti mutlaka “hayır” sanarak sevdiği için cimridir, eli sıkıdır. Allâh için o malın hakkını vermek, hayra sarfetmek, umûmun menfaatine hizmet etmek istemez, kıskanır. Onu kazanmak husûsunda çok güçlü ve hırslı olurken, sıra o malın şükrünü ödemeye gelince zayıflığını ileri sürerek nankörlük eder ve infaktan kaçınır. Kalem Sûresi’nde Allâh’ın verdiği nîmetlere nankörlük edip şükrünü yerine getirmeyen bahçe sâhiplerinin dûçâr oldukları hazîn âkıbet, acıklı sahneler hâlinde sergilenmektedir.[30] Bu kötü sıfatları taşıyanlar için Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“İnsanları arkadan devamlı ayıplayıp çekiştiren (hümeze), yüzlerine karşı da onlarla alay etmeyi âdet edinen (lümeze) her kişinin vay hâline! O, malı toplar ve onu sayıp durur. Malının gerçekten kendisini ebedî kılacağını sanır. Hayır, yemin olsun ki o Hutame’ye atılacaktır.” (el-Hümeze, 1-4)

“De ki «Eğer Rabbimin rahmet hazînelerine siz sâhip olsaydınız, o zaman (dahî) harcamak(la tükenir) korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.»” (el-İsrâ, 100)

6. İnsan Kıskanç ve Hasetçidir

İnsan fıtratındaki mezmum sıfatların en tehlikelilerinden biri de kıskançlık ve hasettir. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“…Nefsler kıskançlığa meyilli olarak yaratılmışlardır…” (en-Nisâ, 128)

“Yoksa onlar, Allâh’ın lutfundan verdiği şeylerden dolayı insanları kıskanıyorlar mı?..” (en-Nisâ, 54)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hasetten sakındırarak onun zararını şöyle haber vermektedir:

“Haset etmekten sakının. Zîrâ haset, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi iyilikleri yer bitirir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 44)

Cenâb-ı Hak bu çirkin vasıftan kurtulmak için infak ve îsâra ehemmiyet vermek gerektiğini bildirerek şöyle buyurmaktadır:

“…Kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa işte onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” (el-Haşr, 8)

7. İnsan Zayıf Yaratılmıştır

Allâh Teâlâ diğer mahlûkâtı doğumlarından kısa bir süre sonra hemen hayata intibak edebilecek ve kendi başına yaşayabilecek bir kuvvette yarattığı hâlde, insanı uzun bir müddet başkalarının bakımına ve muhâfazasına muhtaç, âciz ve zayıf bir durumda yaratmıştır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Allâh sizi önce zayıf olarak yarattı, zayıflığın ardından size kuvvet verdi, kuvvetin ardından da tekrar bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi…” (er-Rûm, 54)

İnsan, güçlü kuvvetli olduğu gençlik dönemine aldanarak Allâh’a karşı isyana dalmamalıdır. Zîrâ bu kuvvetin ardından muhakkak bir za’fiyet ve tükeniş dönemi gelecektir. İhtiyarlıkta duyulan pişmanlık ise elden kaçırılan fırsatları geri getirmeyecek, rûhun hasret ve ıztırâbını dindiremeyecektir. İnsanın bu hazîn âkıbeti âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:

“Ki­me uzun bir ömür ve­rir­sek, biz onun ya­ra­tı­lı­şı­nı (güç ve kuv­ve­ti­ni ala­rak) ter­si­ne çe­vi­ri­riz. Hiç (bu man­za­ra­yı) dü­şün­mü­yor­lar mı? (Bu ib­ret­li yol­cu­lu­ğu id­râk et­mi­yor­lar mı?) (Yâ­sîn, 68)

Fizyolojik yapısı itibâriyle birçok za’fiyet taşıyan insan, aslında psikolojik yönden daha büyük bir za’fiyet içindedir. Bu iki yöne de işâret eden âyet-i kerîmede:

“…İnsan zayıf yaratılmış­tır.” (en-Nisâ, 28) buyrulmaktadır.

Cenâb-ı Hak insanın irâde, hâfıza ve azim yönünden zayıflığını Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın şahsında şöyle ifâde eder:

“Şüphesiz daha önce Âdem’le (yasak ağaçtan yememesi husûsunda) ahitleşmiştik, fakat o bunu unuttu. Biz onu fazla azimli bulamadık.” (Tâhâ, 115)

Nitekim “insan” kelimesinin iki ayrı kökten müştak olduğu söylenir. Birincisi, unutma mânâsındaki “nisyan”dır. Âyet-i kerîmede ifâde edildiği gibi Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- Allâh ile yapmış olduğu ahdi unutmuştur. İkincisi ise “ünsiyet”tir ki, insan bulunduğu yere çabucak alışır, ülfet eder ve âdeta o yerin rengine boyanır.

Allâh Teâlâ’nın, birçok âyet-i kerîmede zayıflık ve acziyetinden bahsettiği insanoğlunun kibirlenip böbürlenmesini gerektirecek hiçbir sebep olamaz. Üstelik Cenâb-ı Hak insanı sevimli ve hoş görünümlü bir alın teri veya göz yaşından değil de atılmış değersiz bir sudan yaratmıştır. Bu yüzden ona yakışan, Yaratıcı’sının sonsuz kudreti karşısında acziyet ve hiçliğini idrâk etmesidir. Nitekim insan, bu hususta şöyle îkâz edilmiştir:

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin!” (el-İsrâ, 37)

İnsanda kulluk temâyülü fıtrîdir. Bu bakımdan ya nefsânî temâyüllerine, yâni dünyevî menfaatlerine, ya da Rabbine kul olacaktır. Rabbine lâyıkıyla kul olabilmesi için de nefs engelini aşması lâzımdır. Bunun için Elest Bezmi’ndeki: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin!” ahdine sâdık kalması îcâb eder.

Rûh, Rabbiyle bu ahdi gerçekleştirirken herşey ayân idi. Melekleri görüyor, azamet-i ilâhiy­eyi kolayca seyrediyordu. Lâkin and veren bu rûh, -hadîs-i şerîfte ifâde edildiğine göre- ana karnına 120. günde üfürülünce, beş duyunun esâretine girdi. Nefs engeli ile karşılaştı. Letâfetten kesâfete bürünerek perdelendi. Ancak ona bu kesâfetten kurtuluşun yolu da gösterildi. İnsan bu beş duyusunu, Allâh’ın ihsân ettiği mânevî istîdâdlarla ve O’nun arzu ettiği istikâmette tezkiye etmesi ile nefs engelini aşmış olur. Beş duyunun istikâmete girmesi ise, ancak kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi ile mümkündür. Bunun sonunda kesâfet azalır, letâfet artar ve kalb, hakîkatleri alıcı hâle gelir.

(Âdem’e) şekil verdiğim ve ona rûhumdan üflediğim zaman!..” (el-Hicr, 29) âyetinde beyân edilen rûh, “emir âlemi”nden gelen rûh-i sultânîdir. Fânî olan cesedin içine girmiştir.

Kalbin; kesâfetten, yâni süflî dünyâ lezzetlerinden kurtulup letâfete kavuş­ması, ilâhî duygularla dolu olması zarûrîdir. Aksi hâlde mârifetullâha vâsıl olmak mümkün de­ğildir.

Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde buyurur:

(Nefsinin kötülüklerinden) temizlenen; Rabbinin adını zikredip namaz kılan (kulluk eden) kimse, şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (el-A’lâ, 14-15)

“Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi tâkip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu binâ edene, yere ve onu yayıp döşeyene, nef­se ve ona bir­ta­kım kâ­bi­li­yet­ler ve­rip de iyi­lik ve kö­tü­lük­le­ri­ni il­hâm ede­ne ye­min ede­rim ki; nef­si­ni kö­tü­lük­ler­den arın­dı­ran (tez­ki­ye eden) kur­tu­lu­şa er­miş, onu kö­tü­lük­le­re gö­men de elbette hüsrâna uğramıştır.” (eş-Şems, 1-10)

Dînin gâyesi, Hakk’a lâyıkıyla kulluk edecek, güzel, zarîf, hassas ve derin insan yetiştirmektir. Bu kemâl, ancak tefekkür ve tehas­süs itibâriyle ulvî mertebelere ulaşabilenlerde gerçekleşir. Nitekim Cenâb-ı Hak, kâmil îmân sâhiblerini şöylece tasvîr etmektedir:

(Gerçek) mü’minler ancak, Allâh zikredildiğinde kalbleri titreyen, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmânları artan ve yalnız Rablerine dayanıp tevekkül eden kimselerdir.” (el-Enfâl, 2)

(Gönülden Allâh’a bağlı olan) o kimseler, Allâh zikredildiği zaman kalbleri titrer; başlarına ge­lene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infâk ederler.” (el-Hacc, 35)

Kalb, muhabbetullâh ile dolarsa her amelin umûmî ve nihâî hedefi rızâ-yı ilâ­hîyi kazanmak olur. İnsan, kendisinin yaratılış hikmetine, kâinâtın ve Kur’ân’ın hakîkatine doğru yol almaya başlar. Bu derinlik ve inceliği kazanamayan gâfil ve hasta kalbli kulları ise, Allâh -celle celâlühû- sevmez. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…Allâh’ı zikretmek husûsunda kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” (ez-Zümer, 22)

Âyette, zikirden uzaklaşan bir insanın, insanlık haysiyet ve şerefini muhâfaza edemediği, yâni “ahsen-i takvîm” olma husûsiyetine ulaşamadığı bildirilmektedir.

Nefs, bütün dünyâ lezzetlerini kendinde toplamaya çalışır. Ancak, “nefs tez­kiyesi” neticesinde bunları kalbden dışarı atmak mümkündür. Bu mânevî terbiye olmadığı takdirde kişi nefsinin zebûnu olur. Âyet-i kerîmede buyrulur:

(Rasûlüm!) Hevâ ve hevesini (nefsânî arzularını) ilâh edinen kimseyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? (Yâni vekil olup da onu kurtaramazsın!) (el-Furkân, 43)

Âyet-i kerîmede, vahye değil de kendi hevâlarına tâbî olanların tavrının son derece ağır bir tâbir olan “hevâsını ilâh edinmek” ile ifâde edilişi, câlib-i dikkat bir durumdur. Kur’ân-ı Kerîm’de “hevâ” kelimesi, ilmin yâni Allâh’tan gelen bilginin zıddını ifâde etmektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“…(Rasûlüm!) Celâlim hakkı için sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların hevâlarına uyacak olursan o takdirde sen de mutlak zâlimlerden olursun.” (el-Bakara, 145)

Kur’ân-ı Kerîm, “hevâ”ya uymayı dalâletin başlıca ve en mühim sebebi olarak zikretmektedir. Dînî hususlarda hevâsına, yâni nefsinin arzularına tâbî olanların doğru yoldan şaşacağı, Allâh yolundan uzaklaşacağı muhakkaktır.

Nefsin lâyıkıyla tezkiye edilebilmesi için; sohbet, riyâzât ve zikir gibi mânevî terbiye metodlarına ihtiyaç vardır. Îmân cevherinin merkezi kalb olduğu gibi zikir cevherinin merkezi de yine kalbdir. Zikir, dilden kalbe indiği zaman hakîkî kulluk başlar; nefs engelini aşma yo­luna girilmiş olur. Zikre devâm neticesinde; zikrin hakîkati, zâkirin bütün ahvâline hâkim olur. Kalbde, Cenâb-ı Hak’tan başka herşey silinir. Kul, Rabbi ile beraber olur. İhsân duygusuna kavuşur. Kulluk ve ibâdete, Rabbini görür gibi devâm eder…

HZ. ADEM VE HAVVA (A.S.) NASIL AFFEDİLDİ?

Şeytanın iğvâsıyla Cenâb-ı Hakk’ın emrine muhâlefet eden Âdem -aleyhisselâm- ile Havvâ vâlidemiz, cennetten çıkarılıp dünyâya gönderildiler. Hazret-i Âdem, melekler tarafından Hindistan’ın güneyindeki Seylan Adası’na, Havvâ vâlidemiz ise, Kızıldeniz kenarındaki Cidde şehrinin bulunduğu yere indirilmişti. Bu yüzden uzun bir müddet birbirlerinden ayrı kaldılar. Âdem -aleyhisselâm- ile Havvâ vâlidemiz tevbe ve istiğfâra devâm ettiler. Lâkin bir türlü affa nâil olamıyorlardı. Nihâyet:

“…Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımaz­san, mutlakâ ziyân edenlerden oluruz.” (el-A’râf, 23) diye duâ ettiler. Ayrıca rivâyete göre Fahr-i Kâinât Efendimiz’le tevessülde bulundular. Neticede Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetine sığınarak O’nun bereketiyle ilâhî affa mazhar oldular. Hadîs-i şerîfte bu husus şöyle anlatılmaktadır:

“Âdem -aley­his­se­lâm- cen­net­ten çı­ka­rıl­ma­sı­na se­bep olan zel­le­yi iş­le­di­ğin­de, ha­tâ­sı­nı an­la­yıp:

«–Yâ Rab­bî! Mu­ham­med hak­kı için Sen’den be­ni ba­ğış­la­ma­nı is­ti­yo­rum.» de­di. Al­lâh Te­âlâ:

«–Ey Âdem! He­nüz ya­rat­ma­dı­ğım[31] hâl­de Mu­ham­med’i sen ne­re­den bil­din?» bu­yur­du.

Âdem -aley­his­se­lâm-:

«–Yâ Rab­bî! Sen be­ni ya­ra­tıp ba­na rû­hun­dan üf­le­di­ğin­de ba­şı­mı kal­dır­dım, ar­şın sü­tun­la­rı üze­rin­de “Lâ ilâ­he il­lâl­lâh, Mu­ham­me­dü’r-Ra­sû­lul­lâh” cüm­le­si­nin ya­zı­lı ol­du­ğu­nu gör­düm. Bil­dim ki Sen, zâ­tı­nın is­mi­ne an­cak ya­ra­tıl­mış­la­rın en se­vim­li­si­ni izâ­fe eder­sin!» de­di.

Bu­nun üze­ri­ne Al­lâh Te­âlâ:

«–Doğ­ru söy­le­din ey Âdem! Ha­kî­ka­ten O, Ben’im için mah­lû­kâ­tın en sevimlisidir. O’nun hak­kı için Ba­na duâ et. (Mâ­dem ki duâ et­tin,) Ben de se­ni ba­ğış­la­dım. Şâ­yet Mu­ham­med ol­ma­say­dı se­ni ya­rat­maz­dım!» bu­yur­du.” (Hâ­kim, Müs­ted­rek, II, 672)

Âdem -aleyhisselâm-, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ind-i ilâhîdeki şeref ve îtibârını hatırlayarak, nihâyet Cenâb-ı Hak’tan, O’nun yüzüsuyu hürmetine affını taleb edince, bu taleb kabûl edilmiş ve Allâh Teâlâ, kendisine Mekke istikâmetinde yol göstermek üzere bir meleği memur kılmıştır. Bu duâ bereketiyle Cidde’de yaşamakta olan Havvâ vâlidemiz de, diğer bir melek rehberliğinde Âdem -aleyhisselâm-’a doğru yola çıkarılmış ve Zilhicce’nin dokuzunda Arefe günü ikindi vakti Arafat’ta buluşmuşlar, gözyaşları içinde tekrar Rablerine istiğfâr etmişlerdir.

Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ’nın birbirlerine olan muhabbet ve meclûbi­yetleri, Havvâ’nın farklı bir cinsten değil, Hazret-i Âdem’den yaratılmış olmasından kaynaklanmaktadır.

İhsân ve keremi sonsuz olan Cenâb-ı Hak, onların duâlarını kabûl ettiği gibi, onların neslinden olup kıyâmete kadar her sene aynı gün ve saatte oraya gelip af talep edenleri de bağışlama lutfunda bu­lunmuştur. Hacıların arefe günü Arafat’a çıkıp istiğfâr etmelerinin hikmeti, işte budur.

YERYÜZÜNDEKİ İLK CİNAYET NASIL VE NEDEN İŞLENDİ? – Yeryüzündeki İlk Cinayeti Kim İşledi? – Habil ve Kabil Kıssası

Bu buluşmadan sonra Âdem -aleyhisselâm- ile Havvâ vâlidemiz, Allâh’ın em­riyle bugünkü Mekke şehrinin olduğu yeri vatan edindiler. Bundan dolayı Mekke şehrinin bir adı da Ümmü’l-Kurâ, yâni yerleşim bölgelerinin merkezidir. Burada in­sanlar çoğalmaya başladı. Bu kadar çabuk çoğalmanın hikmeti, Havvâ vâlidemizin bir batında birden çok çocuk dünyâya getirmesiydi. Bir batında doğan çocuklar kardeş olurlardı ve birbirleriyle nikâh­ları harâmdı. Ancak diğer bir batında doğanlarla evlenebiliyorlardı.

Kâbil, aynı zamanda ve aynı batında doğan kızkardeşini almak istedi. Hâbil ise, bunun şerîate uygun olmadığını, diğer zamanda doğan kardeşlerinden birini al­ması gerektiğini ihtâr etti. Kâbil, bu îkâzı dikkate almayarak, kendisinin yaptığı fiilin doğru bir davranış olduğu iddiâsında bulundu. Bunun üzerine Hâbil, burada kimin doğru hareket ettiğinin anlaşılması için Allâh’a birer kurban adamalarını kardeşine teklif etti.

O zamanlar kurban, herkesin mesleği îcâbı, elinde bulunan maldan verilirdi. Kurban verilen bu şeyler, bir dağ başına konur, bir müddet sonra gidip bakıldığında; gökten inen ateş tarafından yakılarak ortadan kaybolan kurban, Cenâb-ı Hak tarafından kabûl edilmiş olurdu.

Hâbil’in koyun sürüleri vardı. Kurban vermek için, içlerinden en semiz ve gösterişli olan bir koçu seçti. Kâbil ise, ziraatle uğraşırdı. O da, cılız buğdaylardan oluşan bir demeti kurban olarak ayırdı.

Hâbil ile Kâbil, bir müddet sonra bıraktıkları kurbanları tedkîk için gittiler. Hâbil’in kurban ettiği koç, kabûl edilmiş; Kâbil’in cılız buğday demeti ise, olduğu gibi duruyordu. (İbn-i Sa’d, I, 36) Kâbil öfkelendi. Âyet-i kerîmede buyrulduğu vechile kardeşi Hâbil’i katletti:

“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini hakkıyla anlat: Hani birer kurban takdîm etmişlerdi de birisinden (Hâbil’den) kabûl edilmiş, diğerinden (Kâbil’den) ise, kabûl edilmemişti. (Kurbanı kabûl edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden):

«–And olsun, seni öldüreceğim!» dedi. Diğeri de:

«–Allâh ancak takvâ sâhiplerinden kabûl eder.» dedi (ve ekledi:)

«–And olsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için elimi uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allâh’tan korkarım. Ben (şu kötü fiilinden dolayı) istiyorum ki, sen, hem benim günâhımı, hem de kendi günâhını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zâlimlerin cezâsı işte budur!»[32]

Nihâyet nefsi onu (Kâbil’i), kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü; bu yüzden de kaybedenlerden oldu. Derken Allâh, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Kâtil kardeş): «Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz mi kaldım!» dedi ve pişmanlık duyanlardan oldu.” (el-Mâide, 27-31)

Bu kıssada vahyin nûruyla aydınlanmış olan bir akıl ile nefsin sultasından kurtulamayıp bundan mahrum kalan aklın mukâyesesi yapılmakta ve bunların yol açtığı neticenin canlı bir misâli sergilenmektedir. Aklın, vahyin içinde bir değeri vardır. Vahyin hizmetinde olan ve onu rehber kabul eden bir akıl, hikmetlere vâkıf olur. Vahyin yol göstericiliğinden mahrum olan akıl ise insanı nefsin âfetlerinden koruyamaz. Akıl, her türlü gâye için kullanılabilen keskin bir bıçak gibidir. Dileyen onunla ekmek keser, dileyen de onunla cinâyet işler. Nitekim Kâbil’in aklı, vahyî bilgiye muhâlefet ettiği için kendisini dalâlete (sapıklığa) götürmüş ve âhiretini mahvetmiştir.

Takvâ ve ihlâstan mahrum kimselerde akıl, hem kendilerine, hem de başkalarına karşı o kimsenin zulmünü artırır. Kâbil misâlinde olduğu gibi, kardeşini katletmeye kadar gidebilir. Akıl nîmetini vahyin istediği istikâmette kulla­narak Kâbil’e nasihatte bulunan Hâbil ise, ihlâslı bir kul olduğu için Allâh korkusuyla hareket etmiştir.

Kıskançlık ve hased hastalığına yakalananlar, kendi üzerindeki nîmeti görmeyip dâimâ başkalarının elindeki nîmetlere göz dikerler. Nefsin kötü sıfatlarından olan kıskançlık ve hased kimin üzerinde hâkimiyet kurarsa, ona her türlü kötülüğü yaptırır. Hattâ bu kişi, kardeşini bile öldürmekten çekinmez. Hased ve kıskanç kişiler, ilâhî takdîre râzı olmazlar. Bunun neticesinde, dünyâda rezîl ve rüsvây olarak büyük bir vicdân azâbı ve pişmanlığa dûçâr olurlar. Onlar âhirette de acıklı bir azâb ile karşılaşacaklardır. Bu hastalığın çâresi, yine nefsi terbiye ve tezkiye ederek, nefs-i emmâreden kurtulmak ve nefs-i mutmainneye ulaşmak, husûsiyle Allâh’ın verdiğine râzı olmak ile mümkündür.

Kâbil ile Hâbil’in kişiliklerinde melek ile şeytan arasındaki zıtlığı andıran bir kutuplaşma vardır. Kâbil, şeytan gibi kendi noksanlığını muhâtabında ararken; Hâbil, bir melek gibi davranıp nefsânî endişelere kapılmamış, îtibârını kaybetmekten ve öldürülme tehdîdinden korkmamış, sâdece Allâh korkusuyla hareket etmiştir. Yâni onlardan biri şeytan gibi hatâsında diretmiş, diğeri ise Allâh’a yönelmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm bir insanın haksız yere öldürülmesinin ne kadar büyük bir cinâyet olduğunu ve bir insanı ölümden kurtarmanın ne kadar hayırlı bir amel olduğunu şöyle beyân eder:

“Bundan dolayıdır ki İsrâîloğulları’na şöyle yazmıştık: «Kim bir kimseyi bir cana mukâbil veyâ yeryüzünde çıkardığı bir fesat sebebiyle olmaksızın öldürürse o takdirde bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir insanın hayatını kurtarırsa o takdirde bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir…” (el-Mâide, 32)

İnsanlık târihinde, ilk defâ meydana gelen bu adam öldürme, kardeş kanı dökme hâdisesi hakkında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Zulmen öldürülen her insanın kanının (günâhından) Âdem’in ilk oğluna da mutlakâ bir pay ayrılır. Çünkü o insan öldürme çığırını ilk başlatan kişidir.” (Buhârî, Enbiyâ, 1; Müslim, Kasâme, 27)

Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:

“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevâbı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevâbından da kendisine verilir. Fakat onların sevâbından hiçbir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günâhı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günâhından da ona pay ayırılır. Fakat onların günâhından da hiçbir şey eksilmez.” (Müslim, Zekât, 69; Nesâî, Zekât, 64)

Bu hadîs-i şerîf de gösteriyor ki; kim bir hayra delâlet ederse, kendisinden sonra devâm eden o hayırdan; kim de bir şerre sebep olursa kendisinden sonra te­selsül edecek o şerden hisse alır.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“İleride öyle fitneler olacak ki o vakitte oturan kimse ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlı olacaktır.”

Sa’d bin Ebî Vakkas -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallâh! Adam evime girip, öldürmek için elini bana uzatsa ne yapmamı tavsiye buyurursunuz?” deyince, Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Âdem’in oğlu (Hâbil) gibi ol!” buyurmuştur. (Tirmizî, Fiten, 29/2194)

İslâm dîni, beş husûsun muhâfaza ve müdâfaasını emretmiştir. Bunlar: Can, akıl, din, nesil ve maldır. Kişi, bunlara yapılan herhangi bir taarruza karşı gerekli mücâdeleyi yapmalıdır. Fakat, bu mücâdeleyi yaparken şeriatın gösterdiği yolu tâkip etmelidir. Ancak şu var ki, zâlim veya mazlum olma durumunda kalınca Peygamber Efendimiz’in tavsiyesi istikâmetinde, zâlim olmayı değil, mazlum olmayı tercih etmelidir.

ŞİT ALEYHİSSELAMIN BABASI – Şit Ne Demek?

Hâbil öldürüldükten sonra Allâh Teâlâ Hazret-i Âdem ve Havvâ’ya Şit[33] -aleyhisselâm-’ı vermiştir. Şit, kelime olarak “Allâh’ın hîbesi, hîbe ettiği şey” mânâsına gelmektedir. Şit -aleyhisselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçmeyen peygamberlerden biri olup, kendisine 50 sahife indirilmiştir. Vefâtı sırasında Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-, Şit -aleyhisselâm-’ı yanına çağırmış, ona gece ve gündüz saatlerini, o saatlerde yapılacak ibâdetleri öğretmiş ve Tûfan’ın vâkî olacağını haber vermiştir.

HZ. ADEM (A.S.) KAÇ SENE YAŞADI? – Hz. Adem (a.s.) Ne Zaman Vefat Etti?

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- Cuma günü vefât etmiş, melekler gelip onu yıkamış, kefenlemiş ve sonra da defnetmişlerdir. 930 veya bin sene yaşadığı rivâyet edilir.

HZ. ADEM (A.S.) KISSASINDAN ÇIKARILACAK DERSLER

Hz. Âdem’in -aleyhisselâm- kıssasından alınacak ibretler:

1. İnsanı sürekli kötülüğe teşvik eden ve onun apaçık düşmanı olan şeytanın hîlelerine karşı çok dikkatli ve uyanık olunmalıdır.

2. İnsanı ebedî hüsrâna sevkedecek olan kibir, haset, hırs, acelecilik gibi mezmum sıfatlardan kurtulmak için nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesine ehemmiyet verilmelidir.

3. Bir günah işlendiğinde Âdem -aleyhisselâm-’ın yaptığı gibi hemen istiğfâr edilmelidir.

4. Hiçbir hatâmız olmasa dahî Allâh’ın nîmetlerine karşı lâyıkıyla şükredemeyeceğimizden, bu acziyetimizi îtirafla istiğfâra yönelmeliyiz.

5. Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile Hazret-i Havvâ vâlidemizin yasak ağaca yaklaşması hâdisesinden ortaya çıkan neticeye göre, kulların günah işlemesinden sonra kaybolan rûhâniyetleri onların istiğfâr etmeleriyle tekrar geri verilmektedir.

6. Hazret-i Âdem gibi duâlarımızda dâimâ Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’le tevessül etmeli, rahat ve sıkıntılı her ânımızda onu dilimizden düşürmemeli, kalbimizden çıkarmamalıyız.

7. Hâbil gibi, rûh-i sultânîyi nefsânî hayâta gâlip kılarak ahsen-i takvîm sırrına kavuşmaya çalışmalıyız.

8. Hayra vesîle olanların, kendisinden sonra gelip aynı hayrı işleyenlerin ecrin­den hisse alacağı, buna mukâbil, şerre sebep olanların da, kendilerinden sonra aynı şerri irtikâb edenlerin suçlarından bir vebâl yükleneceği hakîkati hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. Nitekim Hâbil hayırda, Kâbil şerde çığır açmıştır.

9. İnsan, mükerrem yaratılmış ve onun varlıkların en üstünü olduğu bil­dirilmiştir.

HZ. ADEM’İN (A.S.) ÖZELLİKLERİ

Netîce olarak Hazret-i Âdem;

  • İlk olarak cennet ve dünyâ hayatını yaşayandı.
  • İlk örtünendi.
  • İlk unutandı.
  • İlk hatâ yapandı.
  • İlk tevbe edendi.
  • İlk peygamberdi. (Kendisine 10 sahîfe indirilmiştir.)
  • İlk tevhîd mücâdelesi verendi.
  • İlk evlâd acısını duyandı.
  • İlk selâmlaşandı.
  • İlk defa toprağı işleyendi.
  • Hâsılı o ilk insandı.

Dipnotlar:

[1] Mudill: Müstehak olanları dalâlete sevkeden.

[2] Mütekebbir: Her şeyde ve işte yücelik ve azametini gösteren.

[3] Hâdî: Hidâyete eriştiren, murâda erdiren.

[4] Bâzı âlimler, insan vücûdundaki cismânî varlıklarla kâinâttaki varlık ve hâdiseler arasında bir irtibat kurarlar. Kemikleri dağlara, kılları nebâtâta, damarları nehirlere, nefes almayı rüzgarlara, konuşmayı gök gürültüsüne… benzetirler. Yâni kâinâtın küçültülmüş şekli olan insanda bir bakıma kâinâttan esinti ve izler bulunmaktadır.

[5] İnsanın aslî bir cevher olarak topraktan yaratılmış olmasına mu­kâbil cinler, dumansız ve parlak ateşten halk edilmişlerdir. Kesâfetleri yoktur. Fakat kesâfet sâhibi muhtelif varlıkların şekillerine bürünme yâni temessül etme kâbiliyetleri vardır. Işık sür’a­tinde hareket kâbiliyetleri bulunmasına rağmen, birçok husûslarda insanlar gibi mütekâmil varlıklar değildirler. Seviye olarak insanlardan daha aşağıdadırlar. Sevgili Peygamberimiz kendine has bir özellik olarak hem insanlara hem de cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Bu sebeple O’na, insanların ve cinlerin Rasûlü mânâsında “Rasûlü’s-sekaleyn”; insanlara ve cinlere fetvâ veren İmâm-ı Gazâlî, Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi ve emsâli İslâm âlimlerine “müfti’s-sekaleyn” ve ins ü cinne mânevî eğitimde bulunan mürşid-i kâmillere de “mürşidü’s-sekaleyn” denir.

[6] Gafûr: Bütün günahları affeden. Rahîm: Affedip bağışlayan engin merhamet sâhibi. Mü’minleri âhirette mükâfatlandıracak olan.

[7] Arapça’da “halk: yaratma” kelimesi “bir şeyi îcad etmek” mânâsına da geldiği için başka varlıklara da izâfe edilebilmektedir. Bu sebeple “Ahsenü’l-Hâlıkîn: Yaratanların en güzeli” denilirken, Allâh’tan başka bir hâlık (yaratıcı) olduğu anlamına gelmez. Meselâ “Aliyyün ahsenü’t-tullâb: Talebelerin en iyisi Ali’dir.” denildiğinde, sınıfta Ali ile beraber başka iyi talebelerin olması şart değildir. Sınıfta tek iyi talebe Ali olsa bile bu ifâde kullanılabilir ve bu “Ali çok iyi bir talebedir.” mânâsına gelir.

[8] Alîm: Ezelî ilmiyle, olmuş ve olacak her şeyi hakkıyla bilen. Hakîm: Bütün emir ve işleri yerli yerinde olan.

[9] Nitekim Cenâb-ı Hak, İmâm-ı Âzam, İmâm Buhârî, Ahmed bin Hanbel Hazretleri, diğer mezhep imamlarımız ve tasavvuf büyüklerimiz gibi zâtları kıyâmete kadar dîninin devâmı için vesîle kılmıştır.

[10] Bkz. Râzî, Tefsîr, XXXI, 114.

[11] Cemâdât olarak bildiğimiz varlıkların bile kendilerine âit mükellefiyetin ağırlığını fark edebilecek bir şuura sâhip olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir defasında Hazret-i Ebû Bekir, Ömer ve Alî -radıyallâhu anhüm- olduğu hâlde Uhud Dağı’na çıkmışlardı. Uhud, sallanmaya başladı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“Sâkin ol ey Uhud! Üzerinde bir nebî, bir sıddîk ve iki şehîd var!” (Tirmizî, Menâkıb, 18/3703) buyurdu.

Öyle ki cemâdât, nebâtât ve hayvanâtın her biri kendi dillerinde Rab’lerini hamd ile tesbih etmektedirler. Bu husus âyet-i kerîmede şöyle beyân buyrulmaktadır:

“Ye­di gök, yer ve bun­lar­da bu­lu­nan her şey O’nu tes­bîh eder. O’nu hamd ile tes­bîh et­me­yen hiç­bir şey yok­tur. Ne var ki siz, on­la­rın tesbîhi­ni an­la­yamaz­sı­nız! O, Ha­lîm’dir, Gafûr’dur.” (el-İs­râ, 44)

Hurma kütüğünün Efendimiz’in hasretiyle enîni (inlemesi), (Buhârî, Menâkıb, 25) Kızıldeniz’in Hazret-i Mûsâ ile Firavun’u ayırdetmesi (el-Bakara, 50) bunun en güzel misâllerindendir.

Diğer bir misâl de şudur: Japon bilim adamı Masaru Emoto, donmuş su kristalleri üzerinde yaptığı araştırmada, bunların düzgün, estetik ve altıgen şekillerden meydana geldiğini ve bu kristallerin insan eli değmemiş tabiî kaynak sularında, insanı büyüleyecek kadar düzgün ve güzel şekle sâhip olduğunu fark etmiştir. İki ayrı kaba bu sulardan alarak deney yapmıştır. Üzerine sevgi, şefkat, duâ ve minnettarlık ifâdelerinin fısıldandığı birinci kaptaki suyun kristallerinin tabii ihtişamını koruduğunu; üzerine hakaret içeren sözlerin ve “şeytan” lafzının söylendiği suyun kristallerinin ise parçalanmış olduğunu ve bütün estetik özelliğini yitirerek şekillerinin bozulduğunu görmüştür. Aynı deneyde sular, güzel ve hoş mûsikîye ve rahatsız edici çirkin ritimlere de farklı tepki vermiştir.

Masaru Emoto ulaştığı bu hakîkati daha da pekiştirmek için benzeri bir incelemeyi ayrı kavanozlara konulmuş haşlanmış pirinçler üzerinde de yapmıştır. Birinin içine “teşekkür” diğerinin içine “aptal” yazan kağıtlar bırakılan kavanozlara bir ay boyunca bu sözler telaffuz edildiğinde birinci kavanozdaki pirinçlerin beyazlığını ve tâzeliğini koruduğunu diğer kavanozdaki pirinçlerin ise karararak dışarıya kötü kokular vermekte olduğunu keşfetmiştir. (M. Akif Deniz, İlk Adım, Şubat, 2003)

[12] Bkz. Taberî, Târih, I, 89-90.

[13] Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât, I, 26.

[14] Bu âyetlerde “usr” (zorluk) ve “yüsr” (kolaylık) kelimeleri tekrar edilmiştir. Ancak “usr” elif-lâm takısı ile mârife olarak, “yüsr” ise nekra olarak gelmektedir. Arapça dil kâidelerine göre mârife kelimenin tekrar edilmesi aynı şeyi ifâde ederken, nekra kelimenin tekrarlanması farklı bir şeyi ifâde etmektedir. Bu sebeple “usr” iki defa tekrar edilmesine rağmen tek bir zorluk olarak kalmış, “yüsr” ise iki ayrı kolaylık olmuştur. (Bkz. Buhârî, Tefsîr, 94)

[15] Bir çiğnem et: Âyet-i kerîmedeki bu tâbir, asrımızda yeni keşfedilen bir Kur’ân mûcizesidir. İnsan yaratılışının üçüncü safhasını teşkîl eden mudğa dö­nemi, sanki çiğnenmiş ve üzerinde diş izleri kalmış bir et görünümündedir. (Geniş bilgi için bkz. O. Nûri Topbaş, Rahmet Esintileri, s. 178)

[16] Bkz. s. 7. (Mizanpajdan sonra bakılıp düzeltilecek.)

[17] Bkz. İ. Hakkı Bursevî, Temâmü’l-Feyz (thk. Ali Namlı), Basılmamış master tezi, İstanbul, 1994, s. 47.

[18] Geniş bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmandan İhsâna Tasavvuf, s. 309 vd.

[19] Ayrıca bkz. el-Hicr, 33; Sâd, 76.

[20] Ayrıca bkz. Sâd, 77-7800011.

[21] Ayrıca bkz. el-A’râf, 14.

[22] Ayrıca bkz. el-A’râf, 15.

[23] Hadîs-i şerîf için bkz. sf. 52-53. (Mizanpajdan sonra düzeltilecek.)

[24] Bkz. et-Târık, 6-7.

[25] Tesettür, mahlûkât arasında yalnız insana âit bir keyfiyettir. İnsan, Allâh -celle celâlühû-’nun lutfettiği insanlık haysiyet, vakar, hayâ ve ciddiyetini ko­ruyabilmek için örtünmeye mecburdur. Aksi hâlde bu vasıfları zâyî etmiş olur. Kendisinin dûnundaki mahlûkların seviyesine düşer. Toplumda hayânın kaybol­ması, kıyâmet alâmetlerinin belli başlılarındandır. Hadîs-i şerîfte:

“Hayâ îmândandır!” (Buhârî, Îmân, 3) buyrulur. Hazret-i Âdem ile Havvâ, cennette başka insanlar olmadığı hâlde birbirlerinden ve diğer mahlûkâttan hayâ ettiler. Telâş içinde orada mevcut yapraklarla örtünmeye çalıştı­lar. Bu da gösteriyor ki, maddî olan örtünme ve onun mânevî bağlantısı olan edeb ve hayâ, insanoğlunun en mümtaz vasıflarından biridir.

[26] Bkz. el-Bakara, 37.

[27] Buradaki düşmanlık, şeytan ve cinler ile insanlar arasında, bir de insanların kendi aralarında       muhtelif sebeplerle zuhur edecek ve kıyâmete kadar sürecek olan düşmanlıklardır.

[28] Bkz. Yûnus, 58.

[29] Ayrıca bkz. Yâsîn, 77.

[30] Bkz. el-Kalem, 16-33.

[31] Ezel­de yal­nız ken­di­si var olan Ce­nâb-ı Hak, in­san­lar ve cin­le­rin id­râk­le­ri se­vi­ye­sin­de bi­lin­me­yi mu­râd et­ti­ğin­den mâ­si­vâ­yı, yâ­ni ken­di­sin­den gay­rı olan her şe­yi ya­rat­mış­tır. Bu ya­ra­tış­ta ilk olan “Nûr-i Mu­ham­me­dî”dir. Bu se­bep­le­dir ki Al­lâh Ra­sû­lü -sallâllâhu aley­hi ve sel­lem-: “Âdem rûh ile ce­sed ara­sın­da iken ben ne­bî idim.” (Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 1) bu­yur­muş­tur. Bu­na gö­re Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın cev­he­ri de­mek olan Nûr-i Mu­ham­medî’nin ya­ra­tı­lış­ta ilk ol­ma­sı­na mu­kâ­bil, be­de­ne bü­rün­dü­rü­lüp ba’s olun­ma­sı (gön­de­ril­me­si) en­bi­yâ sil­si­lesin­de en son­dur. Yu­ka­rı­da­ki ifâdede Nûr-i Mu­ham­medî de­ğil, be­şer sıfatı ile ba’s olunan “Zât-ı Muhammedî” kastedilmektedir.

[32] Burada iki mesele vardır: Birincisi “…Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez…” (el-İsrâ, 15) buyrulduğu hâlde kâtil olan, öldürülenin günâhını nasıl yüklenir? Bu nokta birkaç şekilde îzâh edilmiştir: Bir hadîs-i şerîfte: “Birbirine söven iki kişinin söyledikleri, zulme uğrayan haddi aşmadıkça başlayana âittir.” (Müslim, Birr, 69) Yâni mazlum haddi aşıp daha ileri gitmedikçe, ilk başlayan hem aynen kendi günâhını, hem de sebep olduğundan dolayı arkadaşının günâhının bir mislini yüklenir. Burada da “benim günâhım” demek, şâyet sana karşılık vererek el uzatırsam, gireceğim günâhın bir misli demektir. Şu hâlde biri haddi aşar, diğeri de karşılık verir, neticede her ikisi de ölürlerse, başlatan, iki cinayet, diğeri de bir cinâyet işlemiş olur. Beriki, karşılık vermeyecek olursa, bu bir cinâyetten de kurtulur. Fakat kâtil yine iki cinâyet işlemiş ve iki günah yüklenmiş olur ki, birisi mazlumu öldürmek, diğeri kendini cezâya lâyık bulup ateşe atmak cinâyetidir. Bundan başka “benim günâhım” demek “beni öldürmek günâhı”; “senin günâhın” da “daha önce işlediğin günahların” demek olur.

İkincisi mesele, bir insan için kendinin Allâh’a isyan etmesini istemek câiz olmadığı gibi, başkasının isyânını istemek de câiz değildir. O hâlde böyle bir muttakî kimsenin diğeri hakkında iki günah istemesi nasıl câiz olur? Buna da iki cevap vardır: Birincisi, bu sözden asıl maksat, diğerinin günâha girmesini istemek değil; ne kendinin, ne de onun günâha girmemesini istemek, günahtan uzaklaştıracak bir nasihat vermektir. İkincisi, isyan istemek câiz değilse de isyan edenin cezalandırılmasını istemek câizdir. Bu itibar ile mânâ, ben günâha girmek istemem, sen ısrar edersen ben de senin Allâh’tan cezanı isterim, demek de olabilir. Fakat birincisi daha uygundur. (Elmalılı, III, 1654)

[33] Kaynaklarımızda bu isim Şis olarak da geçmektedir. Türkçe teleffuzu açısından kolay olması mülâhazasıyla ve halk arasında bu şekilde meşhur olması sebebiyle burada Şit olarak yazmayı tercih ettik.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 1, Erkam Yayınları