Muhacir nedir? Ensar nedir?

 

Muhacir nedir? Ensar nedir? Muhacir ve Ensar kime denir? Muhacir ve Ensarın faziletleri nelerdir? İşte Muhacir ve Ensar kardeşliği ile ilgili ayet ve hadisler…

“Bir yerden başka bir yere göç eden” mânâsındaki “Muhâcir” kelimesi ekseriyetle, artan baskı ve eziyetlerin tahammül edilemez bir hâl alması üzerine Medîne’ye hicret eden Mekkeli Müslümanlara verilen bir isimdir.

ALLAH YOLUNDA CANLARINI VE MALLARINI FEDA ETTİLER

Muhâcirler, yanlarında götürebildikleri dışında bütün mal varlıklarını geride bırakarak göç ediyorlardı. Müşrikler, Muhâcirlerin terk ettikleri bu mallara hemen el koydular. Müslümanların mal kaybı gerçekten çok büyüktü. Ancak onların gözü ne mal görüyordu ne de onlar dünyâya âit herhangi bir menfaatin peşinde idiler. Zîrâ ashâb-ı kirâm, îmânın lezzet ve halâvetini tatmışlardı. Bu sebeple Allâh yolunda her şeylerini fedâ etmeye hazırdılar.

Muhâcirler bu hareketleriyle sâdece fedâkârlık yapmıyor, aynı zamanda bir dînî vecîbeyi de îfâ ediyorlardı. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, gerektiği hâlde hicret etmeyenleri kınamaktaydı:

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰئِكَةُ ظَالِم۪ى اَنْفُسِهِمْ قَالُوا ف۪يمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَف۪ينَ فِى الْاَرْضِ قَالُوا اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا ف۪يهَا فَاُولٰئِكَ مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَص۪يرًا

“Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: «Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)» Onlar da; «Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik.» derler. Melekler; «Allâhʼın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!» derler. İşte bunların gidecekleri yer Cehennemʼdir. O ne kötü varış yeridir.” (en-Nisâ, 97)

MUHACİRLERİN MÜKAFATI

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de, Muhâcirlerin günahlarını bağışlayacağını ve onları Cennetʼle mükâfatlandıracağını bildirmektedir:

فَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاُوذُوا فِى سَبِيلِى وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ ثَوَابًا مِنْ عِنْدِ اللهِ وَاللهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ

“…Hicret edenler, memleketlerinden çıkarılanlar, Ben’im yolumda eziyete uğrayanlar, savaşanlar ve öldürülenlerin günahlarını mutlakâ örteceğim, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Onlar, Allâh tarafından tasavvur edemeyeceğiniz bir mükâfâta kavuşacaklar. Mükâfâtın en güzeli Allâh katındadır.” (Âl-i İmrân, 195)

ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ

“Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, ardından da cihâd eden ve sabreden kimselerin yardımcısıdır. Bütün bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (en-Nahl, 110)

Bu hususta Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Muhâcirler, insanlardan yetmiş sene evvel Cennete girip onun nîmetlerinden istifâde edeceklerdir. Hâlbuki insanlar hesap vermek için bekletileceklerdir.” (Heysemî, X, 15)

Muhâcirler, âhirette çok büyük mükâfatlara nâil olacakları gibi, aynı zamanda bu dünyâ hayâtında da gösterdikleri fedâkârlıkların bereketiyle nice Rabbânî lutuflara mazhar kılınmışlardır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِى اللهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَاَجْرُ اْلاٰخِرَةِ اَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

“Zulme uğradıktan sonra Allâh’ın rızâsı için hicret eden mü’minleri, dünyâda güzel bir yere yerleştireceğiz. Âhiretin mükâfâtı ise daha büyüktür. Bir bilseler.” (en-Nahl, 41)

Allâh Teâlâ, Muhâcirlerin mâruz kaldıkları mahrûmiyetler mukâbilinde onlara ganîmetlerden, diğer insanlara nisbetle fazladan bir pay ayırmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır:

لِلْفُقَرَاءِ الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيارِهِمْ وَاَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللهِ وَرِضْوَانًا وَيَنْصُرُونَ اللهَ وَرَسُولَهُ اُولئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ

“Bu ganîmet mallarında, bilhassa yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış, Allâh’ın lutuf ve rızâsını isteyen, Allâh(ın dînine) ve Rasûlü’ne yardım eden fakir Muhâcirlerin hakkı vardır. İşte samîmî olanlar, onlardır.” (el-Haşr, 8)

Muhâcirler, Medîne’ye geldiklerinde, yaşadıkları hasretin yanı sıra Medîne’nin havasına da uzun süre alışamamış, hummâ ve benzeri hastalıklara yakalanmışlardı. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, babası Ebû Bekir Sıddîk ve Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anhümâ-’nın hummâ ateşi ve Mekke hasretiyle muzdarip hâllerini görünce durumu Allâh Resûlü’ne -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bildirmiş, Âlemlerin Efendisi de bunun üzerine şöyle duâ etmişti:

“Yâ Rabbi! Mekke’yi bize sevdirdiğin gibi Medîne’yi de sevdir! Öyle ki Mekke’den daha ziyâde sevdir! Mahsullerine bereket ihsân eyle! Yâ Rabbi! Medîne’nin havâsını güzel­leştir, hummâ ve sıtmasını Cuhfe’ye[1] naklet!” (Buhârî, Fedâilü’l-Medîne, 12; Müslim, Hacc, 480)

ENSAR NEDİR?

Mekke’den hicret eden cefâkâr Muhâcirlere kucak açıp onlarla bütün imkânlarını cömertçe paylaşan, Resûlullâh’a -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yakınlık göstererek dâvâsına destek olan vefâkâr Medîneli Müslümanlara “yardımcılar” mânâsına gelen “Ensâr” ismi verilmiştir. Ensârdan tek bir şahsı ifâde etmek üzere “ensârî”; onların tamâmını veya çok sayıdaki ensârîyi ifâde için de “Ensâriyyûn” tâbirleri kullanılmıştır.

Gaylan bin Cerîr -radıyallâhu anh- şöyle der:

Enes -radıyallâhu anh-’a:

“−Hakkınızda daha önce Ensâr ismi kullanılır mıydı, yoksa bu ismi size Allâh mı verdi?” diye sorduğumda o:

“−Bu ismi bize Allâh verdi.” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 1)

KAN DAVASINI BİTİREN SIR

Ensâr; Evs ve Hazrec olmak üzere Medîneli iki kardeş kabîleden oluşmaktaydı. Nübüvvetin on birinci senesinde Hazrec kabîlesinden altı kişilik bir heyet, savaşmakta oldukları Evs’e karşı Kureyşlilerin desteğini sağlamak maksadıyla Mekke’ye geldi. Burada Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile karşılaşarak O’nun teblîğ ve irşadları netîcesinde İslâm’ı kabûl etti. Hazrecliler, Medîne’ye dönüşlerinde, aralarındaki düşmanlığın bu hak dîn sâyesinde ortadan kalkacağını ve eskisi gibi kardeş hâline geleceklerini umarak Evs kabîlesini de İslâm’a dâvet ettiler. Böylece, senelerce devâm eden savaşların gönüllerine verdiği yorgunluk, İslâm’ın “silm”i, yâni barış ve huzûru ile birlik ve kuvvete inkılâb etti. İki kardeş kabîle tekrar bir araya gelerek nübüvvetin on ikinci ve on üçüncü senelerinde Mekke’ye temsilciler gönderip Hazret-i Peygamber’le görüştüler, Birinci ve İkinci Akabe Bey’atleri’ni gerçekleştirdiler.

İkinci Akabe Bey’ati’nde, kendi memleketlerine hicret ettikleri takdirde Allâh Resûlü’nü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Mekkeli Müslümanları koruyup onlara yardım edeceklerine dâir söz verdiler. Böylece hicrete ve İslâm târihinde yeni bir devrin açılmasına vesîle oldular.

MUHACİR ENSAR KARDEŞLİĞİ

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muhâcirler ile Ensâr’ı ikişer ikişer kardeş ilân ettiği zaman, Ensâr, Muhâcir kardeşlerini Medîne’deki evlerine, işlerine, bağ ve bahçelerine ortak ederek öz kardeşliğin de üstünde ve ötesinde benzersiz bir birlik ve tesânüd örneği gösterdiler. Ensâr’ın bu samîmî tavrını Kur’ân-ı Kerîm şöyle medheder:

وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَاْلاِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلاَ يَجِدُونَ فِى صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا اُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ

“Daha önceden Medîne’yi yurt edinmiş ve gönüllerine îmânı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler, onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı hissetmezler, kendileri zarûret içerisinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar…” (el-Haşr, 9)

Bu âyetin nüzûl sebebi olarak kaydedilen şu hâdise, Ensâr’ın fedâkârlıklarına güzel bir misâldir:

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e açlıktan zayıf düşmüş birisi gelerek yardım istedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz hanımlarına haber salarak yiyecek bir şeyler göndermelerini istedi. Fakat müʼminlerin anneleri:

“‒Senʼi peygamber olarak gönderen Allâhʼa yemin ederim ki evde sudan başka bir şey yok.” cevâbını verdiler.

Bu sefer Allah Rasûlü ashâbına dönerek:

“–Bu kardeşinizi kim misâfir etmek ister?” diye sordu. Ensâr’dan Ebû Talha -radıyallâhu anh-:

“–Ben misafir ederim yâ Rasûlallâh!” diyerek o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına:

“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in misâfirini ağırlayalım! Evde yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Hanımı:

“–Hayır, sâdece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var.” dedi. Sahâbî:

“–Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misâfirimiz içeri girince de lâmbayı bir bahâneyle söndür. Sofrada biz de yiyormuş gibi yapalım.” dedi.

Sofraya oturdular. Misâfir karnını doyurdu; onlar ise aç olarak yattılar. Sabahleyin Ebû Talha, Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Allâh Rasûlü onu görünce:

“–Bu gece misâfirinize yaptıklarınızdan Allâh Teâlâ râzı oldu.” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbuʼl-Ensâr 10, Tefsîr 59/6; Müslim, Eşribe 172-173)

Peygamber Efendimiz Medîne’ye geldiğinde Muhâcirler:

“–Yâ Rasûlallâh! Kendilerine hicret ettiğimiz şu kavim kadar cömert ve hayırsever kimseler görmedik. Malı çok olan bol bol veriyor, az olan da fedâkârlık yapıyor, yardımda bulunuyor. Bütün maîşet derdimizi giderdiler ve bizi mallarına ortak ettiler. Korkuyoruz bütün ecir ve sevâbı alıp götürecekler.” dediler.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Hayır, onlar için Allâh’a duâ ettiğiniz ve yaptıklarından dolayı kendilerini senâ ettiğiniz müddetçe siz de (sevâba nâil olursunuz.)” (Tirmizî, Kıyâmet, 44/2487)

Câbir -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Ensâr, hurmalarını devşirdiklerinde bunları ikiye ayırırlar, bir tarafa çok, diğer tarafa da az hurma koyarlardı. Daha sonra az olan tarafa hurma dallarını koyar(ak o tarafı çok gösterip) Muhâcirlere; «Hangisini tercih ederseniz alın.» derlerdi. Onlar da (çok görünen yığın Ensâr kardeşlerimizin olsun diye, az görünen yığını alırlar) ve böylece hurmanın çoğu onlara giderdi. Ensâr da bu şekilde az olan kısmı kendilerine ayırmış olurlardı. Hayber’in fethine kadar Ensâr’ın bu âlicenaplığı aynı şekilde devâm etti.” (Heysemî, X, 40)

ENSARIN FEDAKARLIKLARI

Ensâr’ın Muhâcirlere karşı gösterdiği fedâkârlıkların diğer bir misâli de şu hâdisedir:

Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Bahreyn arâzîsini kıt’a kıt’a ayırıp ashâba dağıtmak üzere önce Ensâr’ı dâvet buyurmuştu. Ensâr ferâgat göstererek:

“−Yâ Rasûlallâh! Muhâcir kardeşlerimize bunun bir mislini fazlasıyla taksim buyurmadıkça bize bir şey vermeyiniz!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“−Ey Ensâr! Mâdem ki (başkalarını nefsinize tercih ederek) almak istemiyorsunuz; şu hâlde Kevser havuzunda bana kavuşuncaya kadar sabrediniz! Çünkü benden sonra size başkalarının tercih edileceği bir zaman gelecektir.” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 8)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr’ın bu meziyetini şöyle methetmiştir:

“Gördüğüm kadarıyla siz gazâya ve muhtaçlara yardıma çağrıldığınız zaman çoğalıyor, akın akın geliyorsunuz; dünyâlık bir şey verilmek üzere çağrıldığınızda ise azalıyor, müstağnî davranıyorsunuz.” (Ali el-Müttakî, XIV, 66)

Ensâr-ı kirâm, şehirlerine gelen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Muhâcirlere gösterdikleri diğergâmlığın karşılığı olarak cennete, daha mühimi de Allâh’ın rızâsına nâil olmuşlardır.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

وَالسَّابِقُونَ اْلاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَاْلاَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى تَحْتَهَا اْلاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَآ اَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

(İslâm dînine girme husûsunda) öne geçen ilk Muhâcirler ve Ensâr ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allâh onlardan râzı olmuştur, onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100)

KORKUSUZ YÜREKLER

Ensâr, İslâm dînini ve Varlık Nûru Efendimiz’i korumak yolunda canlarını fedâ etmekten geri durmadılar. Bedir Gazvesi’nde çok büyük fedâkârlıklar gösterdiler. Uhud Harbi’nde Müslümanların arkadan vurulup harbin aleyhe döndüğü o muhâtaralı anda, Rasûlullâh’ın etrâfında pervâne gibi dönen, vücutlarını siper eden ve Kâinâtın Efendisi’ni korumaya çalışanların birçoğu Ensâr’dan idi. Allâh Rasûlü’ne -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dâsitânî bir muhabbet ve sadâkatle bağlıydılar. Onların Peygamberimiz’e olan muhabbetine dâir Enes’in -radıyallâhu anh- anlattığı şu duygu yüklü hâdise ne kadar câlib-i dikkattir:

“Cerîr bin Abdullâh[2] ile bir yolculuğa çıkmıştım. (Benden yaşlı olduğu hâlde) Cerîr bana hizmet ediyordu. Ona:

«–Böyle yapma!» deyince bana:

«–Ben Ensâr’ın Resûlullâh’a -sallâllâhu aleyhi ve sellem- pek çok hizmet ettiğini görmüş ve kendi kendime “Şâyet Ensâr’dan biriyle arkadaşlık edersem ben de ona hizmet edeceğim.” diye yemin etmiştim.» dedi.” (Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 181)

Rasûlullâh -aleyhissalâtu vesselâm-:

“Eğer hicret olmasaydı ben Ensâr’dan biri olurdum.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 2) buyurarak Ensâr’ın kendi nezdindeki kıymetini ifâde etmişlerdir.

ENSARIN FAZİLETİ

Ensâr’ın -radıyallâhu anhüm ecmaîn- fazîleti hakkında Peygamber Efendimiz’in fem-i saâdetlerinden sâdır olan mübârek sözlerden bâzıları şunlardır:

“Allâh’a ve âhirete îmân eden kimse, Ensâr’a buğzetmesin.” (Tirmizî, Menâkıb, 25/3906)

“Onları ancak mü’minler sever ve onlardan ancak münâfık olanlar nefret eder. Ensâr’ı seveni Allâh da sever, onlara buğz edene Allâh da buğz eder.” (Tirmizî, Menâkıb, 25/3900)

“Ey insanlar! İnsanlar çoğalıyor ancak Ensâr azalıyor. Hattâ yemekteki tuz kadar azalacaklar…”(Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 11)

“Sizlere Ensâr’a iyi muâmele etmenizi tavsiye ederim. Onlar benim cemaatim, sırdaşlarım ve eminlerimdir. Üzerlerine düşen vazîfeleri hakkıyla yapmışlardır. Hizmetlerinin karşılığı ise henüz tam olarak ödenmemiştir. (Âhirette fazlasıyla ödenecektir.) Bu sebeple onların iyilerine iyilikle muâmele edin, kötülük yapanlarını da affedin.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 11)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr, Muhâcir, bütün ashâbına karşı derin bir muhabbet duymakta idi. Öyle ki bütün ashâbı, Allâh Rasûlü’nün herkesten çok kendilerini sevdiği düşüncesini taşımaktaydı.

PEYGAMBERİMİZİN EN SEVDİĞİ ZÜMRE

Kâ’b bin Ucre -radıyallâhu anh- şu ibret verici hâdiseyi anlatmaktadır:

“Birgün Mescid-i Saâdet’te Allâh Rasûlü’nün huzûrunda oturuyorduk. Ensârdan, Muhâcirlerden ve Haşimoğulları’ndan birer grup vardı. «Rasûl-i Ekrem Efendimiz acabâ içimizden hangi zümreyi daha çok seviyor?» diye iddiâya tutuştuk. Biz Ensâr cemaati:

«−Biz Allâh Rasûlü’ne îmân ettik, O’na tâbî olduk, düşmanlarına karşı yanında savaştık. Bunun için Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizi daha çok sever.» dedik.

Muhâcir kardeşlerimiz de:

«−Bizler Allâh ve Rasûlü uğrunda hicret ettik, bu yolda evlâd ü ıyâlimizi terk ettik, mallarımızdan vazgeçtik, sizin katıldığınız savaşlara bizler de katıldık. Bunun için Allâh Rasûlü bizi daha çok sever.» dediler.

Haşimoğulları’ndan olan kardeşlerimiz ise:

«−Bizler Peygamber Efendimiz’in yakınlarıyız, sizin bulunduğunuz harplerde bizler de bulunduk. Bu sebeple Efendimiz bizi daha çok sever.» dediler.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanımıza geldi ve:

«−Siz bir şeyler söylüyordunuz, nedir o söyledikleriniz?» buyurdu.

Her birimiz söylediğini tekrar etti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her gruba:

«−Doğru söylemişsiniz! Kim bunun aksini iddiâ edebilir?» buyurdu. Daha sonra:

«−Aranızda hüküm vermemi ister misiniz?» diye sordu.

«−Tabiî yâ Rasûlallâh! Babalarımız, analarımız Sana fedâ olsun.» dedik. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«−Sizler ey Ensâr cemaati! Ben sizin kardeşinizim.» buyurdu.

Ensâr sevinçle:

«−Allâhu ekber! Kâbe’nin Rabbine and olsun ki O’nu biz kazandık.» dediler.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«−Ey Muhâcir cemaati! Ben sizlerdenim.» buyurdu.

Muhâcirler de sevinerek:

«−Allâhu ekber! Kâbe’nin Rabbine and olsun ki O’nu biz kazandık.» dediler.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«−Ey Hâşimoğulları! Sizlere gelince, sizler bendensiniz ve bana geldiniz.» buyurdu.

Haşimoğulları da sevinç içinde:

«−Allâhu ekber! Kâbe’nin Rabbine and olsun ki O’nu biz kazandık.» dediler. Hepimiz hoşnut olarak kalktık. Her bir grup Allâh Rasûlü’nün iltifâtıyla memnûn ve mesrûr olmuştu.” (Heysemî, X, 14)


[1] Cuhfe, o zamanlar yahûdî ve müşriklerin bulunduğu bir bölge idi. Ahâlîsi Müslümanlar aleyhine ehl-i küfre yardım ediyor, fitne ve fesat çıkarıyordu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Allâh’a bu şekilde duâ ederek onların vebâ ile meşgûl olup kâfirlere yardım etmeye ve fitne-fesat çıkarmaya fırsat bulamamalarını dilemiştir. (Aynî, X, 251)

[2] Cerîr bin Abdullâh -radıyallâhu anh- Yemen’deki Becîle kabîlesinin reisiydi. Hicretin 10. senesi Ramazan ayında, yâni Peygamber Efendimiz’in vefâtından üç ay kadar önce, 150 kişilik bir heyetle Medîne’ye gelerek Müslüman olmuştu. Peygamber Efendimiz’i çok severdi. Allâh Rasûlü de onu sever ve kendisini her gördüğünde tebessüm ederdi.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları

 

Kaynak: islamveihsan.com